EN YENİ İÇERİKLER

0

Samanyolu Haber

Ne ajanlığını, ne Apoculuğunu, ne AKP payandalığını bıraktı!

Geçmişte Maocuydu, şimdi Atatürkçüyüm diyor, hatta Türkçülük bile yapıyor. Tek bir amacı var; güce ulaşmak. Bunun için her kılığa giriyor ve herkesle iş birliği yapıyor. Partisini bir tarikat lideri mantığı ile yönetiyor, farklı düşünenleri itibarsızlaştırıyor, saldırıyor ve atıyor. Son numarası ise; AKP’ye payandalık yapmak.

Balyoz Davası’nda yargılanan emekli tümamiral Türker Ertürk Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın 11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın danışmanı Şükrü Karatepe ile beraber çekilmiş fotoğrafının yayınlanması ile başlayan tartışmada Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e çok ağır suçlamalarda bulundu. İşte ODATV’de yayınlanan o yazı:
40 yıllık kani, olmazmış yani
Üç yılda bir frekans değiştiren Doğu Perinçek yine saçmalıyor…
Doğu Perinçek adındaki zat-ı muhterem, bugünkü (14 Mayıs 2017) yazısında köşesinden bize saldırmış. Özetle; Türk-Amerikan savaşı olduğunu, bizim karşı cephede yer aldığımızı, Amerikan tankları arkasına saklandığımızı, Hulusi Akar’ın fotoğraflarını yayınlamakla Türk Silahı Kuvvetleri’ni vurduğumuzu iddia ediyor, “Fotoğrafı kim elinize tutuşturdu?” diye suçluyor ve bizi hedef gösteriyor.
Esasında herkesin malumu olan Doğu Perinçek; hezeyan içinde, safsata yapıyor, saçmalıyor, belki de geçmişte olduğu gibi belli yerlere hizmet ediyor. Öncelikle, yaşamda tutarlı olmak lazım. Doğu Perinçek, azami üç yılda bir frekans değiştiren bir siyasetçimiz. Geçmişten bugüne hep savruldu ve zikzaklar çizdi!
GEÇMİŞTE MAOCUYDU!
Doğu Perinçek, çok uzak olmayan geçmişte, Kürtler için federasyonu savunuyordu. 12 Eylül 1980’de, “Sovyet işgali olacak” diye aklınca başka bir cephe kurup, Kenan Evren’e destek vermişti! Anlayacağınız, bunu hep yapıyor!
Geçmişte Maocuydu, şimdi Atatürkçüyüm diyor, hatta Türkçülük bile yapıyor. Tek bir amacı var; güce ulaşmak. Bunun için her kılığa giriyor ve herkesle iş birliği yapıyor. Partisini bir tarikat lideri mantığı ile yönetiyor, farklı düşünenleri itibarsızlaştırıyor, saldırıyor ve atıyor. Son numarası ise; AKP’ye payandalık yapmak.
DOĞUDAN DEĞİL, BATIDAN GELDİ
Maoculuk Türkiye’ye doğudan değil, batıdan geldi. Amaç; yükselen sol hareketi bölmek ve güçsüzleştirmekti. Anti-Amerikancı söylemler, bu yalın gerçeği değiştirmez. Hamas’ın da anti-İsrail söylemleri var, bunda samimiler de ama bu,  başlangıçta Hamas’ı kurduran ve destekleyen iradenin arkasında İsrail’in olmadığını göstermez. Hamas sayesinde Filistin hareketi bölündü, zayıfladı ve İsrail karşısında FKÖ ile beraber, ikili yapıya ulaştı.
 
Sanırım şimdi de Ulusalcı/Millici gözükerek, Ulusalcı/Millici hareketi bölüp parçalamaya çalışıyor! Doğu Perinçek, 1980 öncesi sol hareket içinde hedef gösterirdi, şimdi de kendisi gibi düşünmeyen insanları ve vatanseverleri hedef gösteriyor.
KIBRIS’TA TÜRK ASKERİ İŞGALCİ
TSK’ya saldırmakla suçladığı bu satırların yazarı Türker Ertürk; tam tamına 39 yıl üniforma giymiş, asker bir babanın, bu ülkenin kuruluş harcında katkısı olan “İstiklal Madalyalı” bir dedenin torunu. Ayrıca öğrenciyken; “Rengi ile mübarek ecdat kanının rengini, Kumaşı ile şehit tenini, Parıltısı ile zaferlerin ışığını, Ayyıldız ile hürriyet ve istiklali, Gönderi ile Milli iradeyi temsil eden” Deniz Harp Okulu’nun Kutsal Sancağını taşımış, lekesiz ve tertemiz teslim etmiş birisi!
Bize saldıran ise; “Kıbrıs’ta Türk Askeri işgalci”, “Atatürk Kürtleri katletti”, “Fırat’ın doğusuna geçemezsiniz” diyen, Abdullah Öcalan’ı ziyaret eden, aşıklar gibi gül veren, PKK teröristlerine gerilla muamelesi yapıp selamlayan ve resmi geçidine katılan birisi. Neymiş efendim; “Amerikan cephesinde mevzii almışız!” Haydi oradan, bre gafil!
SESİNİ ÇIKARMIYORSA, FOTOĞRAFIN ANLAMI VAR!
Hulusi Akar’ın, 1977’de Abdullah Gül ve Şükrü Karatepe ile çekilmiş fotoğrafının tek başına gerçekten bir anlamı yok. Ama bu fotoğraf kamuoyundan bilinçli bir şekilde gizlenmeye çalışıldı ise, Hulusi Akar, Ergenekon-Balyoz gibi kumpas davalarına hiç bulaştırılmamış ve itibarsızlaştırma saldırılarına uğratılmadıysa, bunun hiçbir anlamı yok mu? 15 Temmuz Darbe Girişimi’nden sonra gördük ki, darbecilerin hiçbiri geçmişte kumpasa ve saldırılara kurban gitmemişti.
15 Temmuz’dan sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta yapısı dünyada hiçbir örneği olmayacak şekilde tahrip edilirken, eğitim sistemi imha edilirken ve kurucu genetik kodları ile oynanırken Hulusi Akar sesini çıkarmıyorsa; o fotoğrafın bir anlamı vardır.
TAKDİR YÜCE TÜRK MİLLETİ’NİNDİR
Askeri okullar kapatılırken, Harp Akademileri ucube bir yapıya kavuşturulurken, GATA yok edilirken, F…cülerin yerine başka tarikatlar ikame edilirken, Hulusi Akar itiraz etmiyor, edemiyorsa; o fotoğrafın bir manası vardır.
Ebedi Başkomutanımız Atatürk’e, Cumhuriyet’e, Cumhuriyetimizin kurucu ideolojisine düşmanlık ve küfür edenlere ziyaret yapılması, taziye sunulması 1977’de çekilen bu fotoğrafı bizim açımızdan anlamlandırmıştır. İşte biz; bunun için bu fotoğrafı Türk Milleti ile paylaştık.  Takdir, Yüce Türk Milleti’nindir.
VATAN SAVAŞI DEĞİL!
Gelelim bu fotoğrafı kim sızdırdı veya bizim elimize kim verdi sorusuna! Her geçen gün felakete doğru koşar adım giden Türkiye resmine itiraz eden, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adım adım yok edilmesine gönlü razı olmayan, Genelkurmay Başkanlığı makamının yaver gibi kullanılmasına ve siyasetin bir enstrümanı olarak tüketilmesine isyan eden Atatürkçüler sızdırdı ve elime verdi, bilesiniz!
 
Halen sürdürülen savaş; “Vatan Savaşı” değil, “Saray Savaşı”dır. Referandumda yaşadıklarımız ortadayken, Suriye’deki vekalet savaşının yangınına odun taşıyanların, Türk Ordusu’nun başına çuval geçirenlere karşı sessiz kalanların, hatta “Müzik notası mı verelim!” diye gırgıra alanların, Atatürk’e karşı saldırganlığın iklimini yaratanların, ülkemize ve bölgemize emperyalizmin tecavüz planı olan BOP’a eşbaşkanlık yapan iradenin, “Vatan Savaşı” vermesine imkan ve ihtimal yoktur. Veriyor diyen varsa, bilin ki başka bir hesap peşindedir!
Her fani geçmişte yanlış işler yapmış olsa bile, yaşamının terminal safhasında onurlu bir final yapma hakkı vardır diye düşünürüm. Bu yüzden bir ara; “Acaba, değişti mi, doğru yola geldi mi?” diye olumlu düşünmüştüm. Meğerse; 40 yıllık Kani, olmazmış Yani!

0

Kadınlar, genelde böyle ideal bir koca hayali kurar. Genelde bulamaz. Zira çok azdır böylesi. Hizmet’te vardı böylesi. Başka yerde görmedim.

Yezid Süfyan Erdoğan, müslümanları bir çok kez aldattı, bir daha aldatamaz. Kapımıza gelip yalvarsa da yılanın deliğine el, 2. kez sokulmaz. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed sav gelse Süfyan Erdoğan ve haramilere, devlet zulmü işleyenlere cehennemdeki yerini gösterse, tınmaz domuz Zalmlere yakın gelecekte bugün zulmettikleri masum insanların tam beraat ettiği bir vetirede net gösterilseydi, yine de zulmederler miydi? Yüzlerce kez açıklandı ama bir kere daha diyelim Terörist, Müslüman olamaz!” “Müslüman, katiyen terörizme girmez!” Balıkesir’de yaşanan işkence olayı mahkeme tutanaklarına yansıdı İşte Balıkesir’den paylaşılan bir mesaj  http://www.samanyoluhaber.com/balikesirde-yasanan-iskence-olayi-mahkeme-tutanaklarina-yansidi-haberi/1285338/ …

HizmetHareketine yönelik süren operasyonlar,şekil değiştirip gittikçe çirkefleşiyor.HukukZeminini kaybedeli çok oldu http://www.samanyoluhaber.com/yazar/sinan-aydin/yeni-bir-karanlik-senaryo-daha-yururluge-konuldu/1285381/ …

Demokrasi yok,hukuk bitti. Şikayet merci kalmadı.Mazlumların iniltisi ney gibi dinleniyor! Tarihe not düşebiliriz! http://www.samanyoluhaber.com/yazar/ali-emir-pakkan/mektuplar-evlatlarimi-severken-utaniyorum/1285374/ …

Faruk Mercan : Bir yalan koalisyonu bu.. Ve günü gelince bir rüzgarla devrilecek çürük bir koalisyon… http://www.samanyoluhaber.com/yazar/faruk-mercan/islam-tarihine-bakin-ayni-koalisyonu-goreceksiniz/1285371/ …

Malezyada gözaltına alınan İhsan Aslan’ın Malezyalı eşi Ainnurul Aisyah Yunos eşinin sınır dışı edilmemesini istedi. Gülen Hocaefendi’nin duruşu net:  Kullukta derin olmayanlar, bin bir yeminle“Dönmem!”demiş olsalarda,bazen küçük bir fırtınada fırıldak gibi dönerler!

Denizli’nin Bozkurt ilçesindeki Açık Kadın Cezaevi’nde isyan çıktı. Çok sayıda yaralı olduğu bildirildi. http://www.samanyoluhaber.com/denizlide-cezaevinde-isyan-cok-sayida-yarali-var-haberi/1285350/ …

( Türkiye’de yakın zamanda yaşanmış gerçek hikayenin anlatıldı ) Zeynep ZÂHİDE : Kim inanır deme! İnandılar. Bu sürecin faydası,yarım yamalakları,kesirli,küsurlu ve kusurluları elekten geçirip,hâlis ve sağlamlarla yola devam http://www.samanyoluhaber.com/yazar/abdullah-aymaz/kim-var-orada/1285360/ …

Mağdur kardeşim bu mesajı gönderdi biraz önce: Ah abi öyle zor durumdayız ki artık ölümü kurtuluş bilip canımızı al diye dua ediyoruz diyor.  “Kişi sevdiğiyle beraberdir.” HE:”Kimin yolunda isen, çizgisini takip ediyorsan,onlarla berzah hayatında da, öbür dünyada da beraber olursun.”  İnsan sevdiğinin ahlakı ile ahlaklanır ve ona benzer sevginin gereğidir demiş İmam Rabbani. Çapulcular Erdoğan’a benzedi, erenler Salih Zata. Sahabeler dirildiler sanki.

Erdoğan ve Ergenekon’un kurduğu Piramid Yezid Firavun düzenini izah etmek çok kolay. Kuşlarla anlatalım. Top down order. Tepe kuş gitse ne olacak? Sistem başka tür bir Yezid getirip yumuşak diken olacak ve 5 yıl, 10 yıl, 40 yıl da böylece zayi edilip millet uyutulacak.

Süfyan’ın zulümleri erkeklerinde eşlerinin kıymetini anlamasını sağlamıştır. melek gibi hatunlarınız var, Zındıka ve Süfyan’a mertce direndi. İdare ediyoruz, kısmetimize ne çıktıysa artık. Her başarılı erkeğin arkasında şefkatli, emektar, sabırlı ve kahraman bir hatun vardır zaten. Süfyan’ın zulümleri, şakirdelerin kocalarının kıymetini anlamasını sağlamıştır. Melek gibi kocalarınız var, haram bilmez, 2. eş filan aramaz. Hanım, Allah’tan ve hanımdan korkuyorum dememi seviyor, çok güldü. Hocaefendi’ye dua etsin hanımlar, bizi mülayim erkek yaptı, despot değiliz. Sufi’ye saldıran dersini alır. Kanada polisi filan, ikna ederim medenileri. Medeniyetsiz Moğol Erdoğan ve AKPlileri ikna imkansız. Katırlar! Kimseden korkum yok. Allah ve hanımdan korkuyorum sadece. Hanım, benden çok konuşuyor diye korkuyorum. Süfyan depelendikce batıyor, salaklar… Toronto Konsolosları Kanada polisine beni şikayet etmişti, aradı konuştum ve terörist devleti anlattım. En fazla twitter’ını kapatırlar dedi. Öyle de yapmaya çalışıyorlar.

Pes etmek yok, durmak yok, yola devam. Umutla yazacaklarımı bekleyenleri hayal kırıklığına uğratamam. Sufi, son nefesine kadar yanınızdadır. Gladyo devlet hackerleri, artık beni hacklemektente usandı, zaten hackleyemiyor, sistemlerini, trojenlerini çözdüm, imha yolu buldum itleri. Bu gidişle açtığım email sayısı ve kullanıcı adım, 50’yi bulacak. Kullanıcı adı ve email değiştirince takipçiler kalıyor, yani engelleyemez. Gladyocu domuzlar artık direk mahkeme kararı yollamıyor. Twitter’a mahkeme kararı yollanıyor, o size bildiriyor, kullanıcı adı email değişir. Gladyocular twitterinizin kullanıcı adını erişime kapatır. Ayarlardan değiştirin adınızı, 5 saniyenizi alır. Yine kapatsın, alıştık, açarız. Erşime yasak mahkeme kararları artık gelmez oldu. Hızıma yetişemiyor Gladyocu galiba. Karar gelmeden kapatıyor, keyfilik. Durmak yok çakal. Türkiye’de erişime yasaklı mıyım, lütfen duyurunuz. Hergün kullanıcı ismi değiştirerek yasağı deliyorum. 3 saatte yasaklıyor, bazen 24 saat.

Hizbullahçı Hasan Ölçer HSYK ya atanacakmış. İcinizdeki Hizmet Hareketine kininiz başınıza ne belalar getiriyor! Bugün 15 Temmuzdan sonra tutuklananların duruşmasında Savcı 10 masumun tahliyesi yönünde mütalaa verdiği için Celse arasında Tutuklandı… Bugüne kadar hiçbir f.. operasyonunda silah külah yakalanmadı. karşı çıkan direnen olmadı. Cemaatin aksi bir söylemi hiç olmadı.

Rusya, para kazanmak ve Suriye politikasında eğemenliği kaybetmemek için Erdoğan rejimine IŞİD’e yollayacağını bile bile silah sattı. Libya’dan IŞİD’e Erdoğan’ın silahlarını taşıyan gemici de Esad’ın adamıydı. Esad, El Nusra içine militanlar soktu. Hapishanedeki tutuklu El Kaidacıları serbest bırakıp başlarına bela etti ve katliamlarda kullandı. Erdoğan, 300 milyar dolar haram servet edindi. 300.000.000.000: 80.000.000= yaklaşık 4000 dolar yemiş kişi başına. Anadolu’da 5 çocuklu gariban aile 28000 dolar demek bi ev alırdı yani. Bu kadar net bir durum.

Kalem kırıldı.Arş ağlıyor.. ilahi adalet pek yakındır. Melekler göğün derinliklerinde O’ndan gelecek emr için bekliyorlar! Yalan yanlış hikayelerde mülteci davalarından geçen çok sahtekar istismarcılar gördüm. Komedi dizisi yazsam bunlardan kafayı filan yersiniz. Kanada mahkemelerinde mültecinin yalan söyleyip söylemediğini anlamak için benim gibi bir uzman MSW, terapist çağrılır, beden dilini okuruz. Mülteci durumuna düşmüş kardeşler daha BM kriterlerini bilmiyorsa suç onun değil. Zulüm hikayeniz doğru ve belgeli olmalı, çok hileciler var. Bunlara engel olmak gerekir. Mazlumun hakkını gasp ediyorlar. Değişik milletlerin Mülteci hikayelerini kitap yapsam oturup ağlarsınız. Sadece Türkler ve Kürtler çile çekmiyor. Ayrıcalıklı değilsiniz ki. Stratfort hastanesinde stajımı yaparken şunu anladım. Dertli olan hastaneye düşmeden tam çare bulmuyoruz. Elimize düşerse hayatını düzenleriz. Kanada’da masterlı sosyal worker ve terapistim. Elimden değişik millet, Türklerde, yüzlerce mülteci hiikayesi geçti. Bilerek konuşuyorum. İlticada başvurular ancak yeterli delil varsa kabul edilir. Bireysel olarak zulüm gördüğünü 5 kategoride ispatlaması istenir. BM mülteci kuralı bellidir, ülkeden ülkeye yerel kanunlarla bazı değişiklikler oluyor, bunlar yerel otorite kriterleridir. ABD, ilticaya sıcak değil mesela. Batı ülkesine gitmeden ilticayı 3. bir ülkedenyaparsanız asylum seeker statüsünde belge alır belki yıllarca beklersiniz. Güvenli ülke az ve seçim size ve o ülkeye bırakılır. BM, yavaş çalışıyor. Resmi prosedür var. Belgeler sağlam toplanıyor. Bireysel hikaye önemli. Hizmet’in zulüm görmesi esas değil. Bireyseldir iltica, neden size zulüm yapıldı kanıtlayınız.

ERDOĞAN NEDEN IŞİD’İ BESLEDİ?

Bu dinsiz dinci iblislerin, IŞİD şeytanlarıyla işbirliği, onları her türlü desteklemelerinin arkasındaki motivasyon cehennem köpekliğidir, halifelik iddiası sadece göstermelik. Erdoğan ve AKP, eğer Hizmet camiasından özür dilemek istiyorsa bu kadını kızı rehin alarak zulümlerle masumları inleterek olmaz. Boyun eğmiyoruz ve biat etmiyoruz. Zorla mı? Özür şöyle olur: Çaldığın her kuruşu iade edersin. İfrira ve yalanlarından nasuhla nedamet getirirsin, kıyamet kopana kadar ağlarsınız. İblis ve diğer cinnî şeytanlar, bu insî şeytanları kıskanıyorlar, şeytanlıkta kendilerini geçtikleri için! Yalandan özürleri kabul değil ve olamaz. Hz. Hüseyin Yezid’ten özür dileseydi bizde dilerdik, veya Yezid Hz. Hüseyin’den hiç özür dilemek istedi mi? Devlet benim, güç beniim, ordu benim, para benim dedi ve hiç özür dilemeye niyeti olmadı. Erdoğan’ın da özür dilemeye hiç niyeti yok. Cehennemde uyanır ancak. AKP’de aynı kafada.

Dinsiz dinci, Islamsız İslamcı münafık ve müşrikler için süfli amaçlarına ve nifaklarına giden her yol mübahtır! İğrenmeyeniz kaldı mı? Endişem şu: Şu anda özür dilesinler, bazı cemaat mensupları gözyaşlarıyla kucaklaşır, dombra eşliğinde destek te verir. Davaları yokmuş! Yaşadıkları ortamda gidecek yerleri yok, ya ölecekler ya zıllet içinde esir yaşayacaklar veya münafık olup Süfyan’ın devletinde ittifak yapmış gözükecekler. Kalpleri ağlayacak hep. Bu cahil yobaz bu hale nasıl geldi? Tayyip’in Beyoğlu belediye başkanlığından beri kendisi, çoluk çocuğu, ablası, müstakbel damadı Berat dahi cemaatin gözbebekleridiy. Fci mi hepsi? Aldattılar hep. Sadece o mu? Türkiye’de İslami hizmetleri bitirmeye İsrail ile çalışan Çevik Bir’in New York’ta hac, umre organizasyonları düzenleyen bir şirketi var. Para ve güç, bunların Allah’ıdır.

Hayatımda sadece 3 kişiye beddua etmiştim, üçüde helak oldu. Kimseye etmiyordum. Erdoğan ve Süfyanizm domuzları hak etti, güçlü ediniz. Bugün sabah ilginç bir beddua seansı ile uyandım. 45 dakika sürdü. Konuşan, dua eden sanki ben değildim. Böyle güçlü beddua duymamıştım. Dudaklarım kendiliğinden okudu. Keşke oturup yazsaydım dedim ama dile alması bile bana ürkütücü geldi. Bir kaç çapulculuğa ortak olmuş ülkede Hizmet erenlerine zulmederek sadece İslami Hizmetleri engellersiniz. Geçici olarak, o kadar yani. Osmanlı dizileriyle uyutuyor.

Cihanda kimse Erdoğan ve Göktürk Süfyanizmini artık devlet saymıyor. Hitler düzeni diyorlar. Faşist Yezid düzeni başlarına yıkılacaktır. Erdoğan ve Göktürk Süfyanizmi, iç politikaya yönelik şovlar yapıyor. 21 Mayıs’ta Erdoğan’ı AKP lideri yapacaklar, 2. Atatürk diyecekler! Erdoğanlı Göktürk terör devletinin yurtdışında verdiği terörist listeleri kabul görmedi, listeyi verenlerin terörist oldukları anlaşıldı. Eğer Türk büyükelçilik ve konsoloslukları, Göktürk ekipleri ve Erdoğan haramilerini devlet saymaya devam ederse, terörden şutlanacaklar. Cehennem, sadece çok sıcak değildir, aynı zamanda çok soğuktur. Göktürk domuzları, Erdoğan ve haramileri, teröristleri hepsini tadacaktır. Göktürk rüzgarının Everest olan Hizmet’ten kopartabileceği bir kaç daldır, ancak çığlıkları çığ koparttı, hepsini soğuk cehenneme soktu. Göktürk Süfyanizm ekipleri, Erdoğan ve AKP’lleri son hızla Hizmet üzerine sürüyor ki, bir daha böyle terör yapamayacaklarını biliyorlar.

Ergenekon ve Göktürk yapılanması hala Erdoğan’ı Truva atları olarak kullanmaya devam ederse, IŞİD kamburu sırtlarında kalacak. Bittiler. Suudiler ve Katar, Erdoğan ile beraber boğazlarına kadar IŞİD, El Nusra ve sayısı hesaplanamayan terör örgütleri günahlarında battılar. Suudi Arabistan’da yapılan tutuklamalar Erdoğan’ın şeytani planıydı. IŞİD günahlarını cemaat üstüne atmak istediler ama tutması imkansızdır. Bu kara leke hepsini iki cihanda batıracaktır. Prens Bender böyle kolay yırtamaz, zenginim ve soyluyum diye. Kardeşi Esat, hala Ürdün’de IŞİD’e militan topluyor, Erdoğan’ı besliyordu.  Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve İstihbarat başkanı olan Prens Bender’i, Kral, 2014’de görevden aldı, IŞİD suçu da Erdoğan üstüne kaldı, ve şimdi bu suçlarını da Hizmet camiası üstüne atarak kurtulabileceklerini sanacak kadar münafıklar…

Ancak Suudi Kral Selman, aptal değil. 2 yıl önce Erdoğan ile Savunma Bakanı ve İstihbarat başkanı Prens Bender’in terör işlerine el koymuştu. Suudi Arabistan’da ise Erdoğan ve Kraliyet ailesi tıkandılar. Her ikiside IŞİD ve türevi terörcülere desteklerini birbiri üstüne atıyor. Bu vebali kimse sırtında taşımak istemiyor, ancak kamburlarını görmeyen de yok. Erdoğan, hiç bir uluslararası imzalanmış kanuna uymuyor. Malezya bu kadar salak değildir. Tutuklanan yakınları, BM ofisine başvursunlar. Malezya’da da BM devreye girerse, Erdoğan’ın tutuklatma gözdağı hayra dönüşür. Zira uluslararası kanunlar belli, Suç icat ve olmayan isnad edilemez ki.

Erdoğan’ın durumu Ömer Beşir gibi. IŞİD ve türevi terör örgütlerinin babası, El Kaida yaltakçısı olduğu için yakında yurtdışına çıkamaz. Erdoğan gibi tekfirci terörün destekçisi Ömer Beşir, 2 yıl önce Güney Afrika’da zirveye gitti, gözaltına alındı, zorla Sudan’a dönebildi. Ömer Beşir, yıllardır yurtdışına çıkamıyor. El Kaida teröristlerine kucak açıp, teröre destek verdiği için uluslararası suçlu. Çıksa tutuklanacak. Devlet başkanı olması onu kurtarmıyor. Erdoğan hangi yetki ile donanırsa donansın sadece Türkiye sınırları içinde borusu öten teröristtir. Sudan’ın ikiye bölünmesi, Erdoğan ile Beşir’in hırsızlıklarının bir sonucu. Hıristiyan tarafını İsrail ayırdı ve petrolünü sömürüyorlar. Aynı şeyi Irak ve Suriye’de yapıyorlar. Ortakları yine Erdoğan oldu. Sudan’da durum çok daha feci. Lideri Ömer Beşir ile Erdoğan’ın ortak şirketleri halkı acımasızca soymakla kalmadı, Hıristiyan nüfusu da katlettiler ve ülkeye karpuz gibi ikiye bölündü.

Malezya’nın Erdoğan’ın emirlerini dinlemek zorunda kalışı geçici bir durum. Necip Razzak, yediği haramların faturasını ödüyor. Rezil adam. Evvelki başbakan Muhammed böyle değildi. Her din ve kültürden insanın kalbini kazanmıştı. Malezya’da Erdoğan’ın soygun sistemi ortaya çıktı. Necip Razak, Erdoğan kadar olamasada 10 milyar dolarlık hırsızlıkla suçlanıyor. Suçlu.

Erdoğan, halkımızdan çaldığı 300 milyar doları önce yurtdışına kaçırıyor, sonra yabancılarla ortak şirket kurup KİT’leri satın aldırtıyor. Aslında ülkemizde özelleştirmede yabancılara satılan 800 KİT kurumu, Erdoğan’ın ortaklık kurduğu yabancı şirketlere gitti. Yönetimdeler! Yani ülkemize yabancılar yatırım yapmıyor, özelleştirme filanda yalan, hepsi Erdoğan’ın eline geçti. Mesela Razzak ve Erdoğan ortak Katar şirketi, Sabiha Gökçen havalimanını ve özel hastane zincirlerini satın aldı. Havuz medyası, hastaneler, ormanda tatil köyleri, madenler, liste uzun… Malezya Başbakanı Necip Razzak ile Erdoğan, ortak Katar ve Dubai şirketleri kurdu. Beraber soygun yapıyorlar. 2 yıl önce ortaya çıkmıştı, ancak hesap soracak iki ülkede de yargı kalmadı. Erdoğan’ın adam kaçırmada başarılı olduğu ülkeler zaten kokuşmuştu. İnterpol, terör devletinin listelerini ret etti ve çöpe attı. Yalnızlar!

Ergenekon aslında Erdoğan gibi IŞİD destekçisiyle ittifak yaparak terör örgütü olduğunu ispatladı. Perinçek çetesi de bu sepette damga yedi. Cihanda Gülen Hocaefendi’den başka IŞİD ve türevi terörcülere net karşı çıkıp çözüm sunan alim pek yok. Ortak Deklerasyonlar pek cılız kaldı. Erdoğan’ın Hizmet’e çamur atmasına alıştık ama IŞİD çamuru zerre miktar yaklaşamaz. Hocaefendi’nin IŞİD karşıtı beyanı ve çözümü yayınlandı. Bunları okumayan aydın insan dünyada kalmadı. Devletler, istihbaratlar ve politikacılar biliyorlar. Erdoğan, Trump’ı Malezya’da bir kaç çakma tutuklama ile kandırırım sanıyorsa salaktır. ABD elinde milyona yakın belge var: Erdoğan terörist! Neden? Suriye ve Irak’ın IŞİD ve El Nusra’nın yaptığı kimyevi silah soykırımları ile ilgili BM’ye resmi başvurusu var, suçlanan Erdoğan ile İHH’dır.

Rusya, IŞİD olayında masum değil. Erdoğan’a Yasin El Kadı üzerinden para yollayan Suudiler, Katar ve Prens Bender, hepsi kirlenmiş domuzlar! El Nusra ve IŞİD’e silah alımında Moskova’ya Fidan ile Prens Bender beraber gidip Putin’e ödeme yapmışlar 2013’de. THY de silahları taşıdı. Türkiye’den olduğumu söylemeye çekinir oldum. Erdoğan’ın yaptığı zulmü azıcık anlatınca Kanadalıların tepkisi, Allah sizi tez kurtarsın oldu. Sokakta kimi görsem Türkiye’denim deyince hemen Erdoğan’ın teröre destek veren bir diktatör olduğunu anlatıyor. Ağzımı açmadan saydırıyorlar. Vallahi billahi tallahi, Erdoğan ve MİT’in tekfirci terörde Suriye’de battığını cihanda duymayan pek az. Herkes ne zaman yıkılacak bu katiller düzeni diye bekliyor.

Dün iki Alman ve Hollandalı akademisyenle konuştum. Erdoğan, neden IŞİD’e silah sattı, terörist yetiştirdi, gayesi ne diye sordu. Burdan yakın, herkes bunu konuşuyor, her yerde. Geçen Koreli, Çinli ve Vietnamlı üç üniversite öğrencisi ile sohbet ederken konu Erdoğan’dan açıldı. Erdoğan, IŞİD’e silah satmış ha dediler, evetv dedim ve detayları verdim. Türkiye’den olmam, desteklediğim manasına gelmiyor, bunu net ifade etmeliyiz. AKP ve Erdoğan ile yanyana ismimiz asla zikredilmemeli. Kanada’nın Labrador’un da babası Fok avcısı olan bir Lübnanlı Masterda arkadaşım vardı. Cahil babası Erdoğan’ın IŞİD’i beslediğini duymuştu. Erdoğan kimi kandıracak bu saatten sonra bilemiyorum. IŞİD ve türevi terörcülere verdiği desteği Eskimolar ve Amazon yerlileri de duydular. Komedi şudur: 4 bin hakim ve savcı, 50 bin polis, 9 bin akademisyen ve 10 bin gazeteci niye mağdurdur? Süfyan’ın IŞİD terörizmini deşifre ettiler. Akın İpek niye mağdur, Can Dündar, niye Almanya’da sürgün? Erdoğan’ın El Nusra ve IŞİD’e yolladığı silahların videosunu yayınladılar. Delil o kadar fazla ki, aymayanlar bilmediğinden değildir. İşlerine gelmediği için susuyor, teröristce katillik yapmayı dahi içlerine sindiriyorlar.

Erdoğan’ın İran üzerinden İHH ile El Nusra’ya yolladığı kimyevi silahları Seymour Hersh 2013’de yazdı, terörist olduklarını bilmeyen yok ki! Öte yandan Türkiye’de Erdoğan’ın IŞİD teröristleri cirit atıyor, MİT hücre evi açıyor, hala militan yetiştiriyor VE bu domuzlar Malezya’da arıyorlarmış ha! Güldürmeyin adamı! IŞİD’in Sosyolojisi- İhanet Çemberi ve Global Süfyan’ın Mehdi Ordusu kitaplarım 30 bin indirime ulaştı, 1 milyon olduğu zaman cihan öğrenir. Malezya’da IŞİD teröristi arayıp, cambaza bak diyen Goril Erdoğan, yeni Üsame bin Ladin nasıl oldu? Tarihsel süreci kitaplarımda detaylı inceledim. Osmanlı ecdadımız bunlara terörist dedi ve ipte allandırdı. Tabi önce yargıladı, yoksa Padişah ağzından çıkan emirle değildi. Erdoğan’ın IŞİD teröristleri Türkiye’de, Suriye’de, Irak’ta. Ahrarı Şam, hepsinin çatı örgütüdür Şam Fetih Katar’ın. https://www.academia.edu/19821391/I%C5%9E%C4%B0D_in_Sosyolojisi-_%C4%B0hanet_%C3%87emberi …

Eğer samimi İslamcı olsalar şeriat isterlerdi, şeriat şudur: Kul hakkına, cemaat hakkına girenin eli, Fatih Sultan Mehmet olsa kesilirdi. Tarikat ehli Sufi olan, her zulme, zalime sessiz kalamaz, konuşurdu, o halde Perinçek zahmet etmesin, ülkede zaten tarikat kalmamış, şeyh yok hiç. Derviş hakikatta ya Sabur dedi, tarikatcı olsaydı, eline odun alır, domuzları tek tek döverdi, şeriat istese Süfyan, harami teröriste acımaz. Trump ile Erdoğan, ABD’nin 8 düşmanını BOP çerçevesinde yıkma konusunda anlaşırsa çok geç olacak Akarcım. TSK’yi it gibi savaşa sürecekler. Hulusi Akar, Ergenekoncuların yüreği soğusun diye zulüm yapmalarına izin verdi, ancak bu domuzlar Kutup Ayıları! Erdoğan’ı da okşayacaklar! Hulusi Akar, 15 Temmuz’da Erdoğan’ın cebine sadece bir not koydu: Tiyatro oynuyoruz, senden vazgeçmedik, çaktırmadan rolünü güzel oyna Goril. Dua edin, Fuatavni Hulusi Akar’ı artık ikna etsin. Süfyan Erdoğan, 19 asker yaverini azletmiş. Hala fuatavni kim anlayamayacak kadar salak. Ancak Karargah’ta 40 tane tilki hesabı olan 40 haydut var. Siyasete karışmazlarmış. Yalan. Fenerbahçe grubu da var. Akar’ın işi çok zordur. Türkiye’nin tek çaresi var: IŞİD ve türevi terörü puştu Erdoğan, Fidan, MİT tasfiye edilmeli. Karargah, Gladyo’yu durdurup esaretten çıkmalıdır.

Trump’ın düşman 8 ülkeyi yok etme planını göz attım. Türkiye, Erdoğan’ın IŞİD terörünü beslemesi nedeniyle düşman; yıkılacak ülkeler içinde! Özetle Göktürk Süfyanizm Askeri Vesayet’i ve Erdoğan, Trump’ın BOP emirlerini harfiyen yerine getirirse milyonlarca masum zalimce öldürülür. Göktürk Süfyanizm Askeri Vesayet’i ve Erdoğan, ulusal güvenliği delik deşik etti ve sigortalar tamamen attı. Trump ve Rothchild faydalanacak. Ancak Erdoğan şunu unutuyor, Göktürk Süfyanizm Askeri Vesayet’i zaten Richard Perle yani Cumhuriyetci derin devletin Gladyo gücüne çalışıyor. Erdoğan ve İbrahim Kalın’ı elinde oynayacağı fazla yer kalmadı. Göktürk Süfyanizm Askeri Vesayet’ine karşı Trump’ın verdiği görevleri yapar. Göktürk Süfyanizm Askeri Vesayet’inin ülkeyi getirdiği nokta: İç ve dış savaş, ekonomik çöküş, 5. sınıf ülke, açık hava hapishanesi, yıkım. Göktürk Süfyanizm Askeri Vesayet’i Heyeti’nin 12 adamı, 5 bin yönetici ve 130 bin çalışanı PARALEL DEVLET’in ta kendisidir, cemaata atmayın! Erdoğan gorili ne yapabilir? Esir olduğunu biliyor. AKP’yi satması normal. Satmayacağı kimse yok. Trump ile anlaşıp TSK’yı savaşa sürecektir. Devlet yok olduğu için kutsal saydığınız her değer yalandır. Göktürk Askeri Süfyanizm Vesayet, dış güçlerin ve Gladyo elinde. Karargah esir!

7 Haziran 2015 seçimi son demokratik ve geçerli seçimdir. Diplomasız Erdoğan cumhurbaşkanı değildir. TBMM yoktur, hepsi sirkte tiyatrocudur! Acı gerçek bu maalesef. CHP, MHP, HDP ve AKP’den güvendiğim politikacılara 1 Kasım 2015 seçimindeki sahtekarlığı da yolladım. Hepsi sustular. 1 Kasım 2015 seçiminde de hile yapıldı. AKP iktidarda değil, Ergenekon veya Göktürk iktidarda. Erdoğan, sirk gorili, hileleri örtüyor sadece… Bu nasıl ülke yahu! Herkes çakma referandumda Erdoğan’ın hile yapıp zorla Evet çıkardığını biliyor. Yüzde 33 oyları var. Diktatörlük yapıyor. Hem Hayır çıktı diyor Ahmet Taşgetiren,hemde kibirli Evet’i kabullenmiş. Foseptik havuzu medyasının lağım fareleri de HAYIR çıktı biliyorlar.

Dua. ” Allah’ım Kur’an ve İslam düşmanlarının planlarını boz. İçlerinde ıslah olabilecekleri ıslah eyle , ıslah olmayanları tedmir eyle.”

Eğer Kurtuluş savaşını sadece bir adama verirseniz zulmedersiniz. Kahramanları hain diye idam ederseniz, buna zulüm denir. İnsanlıkta ölür. Kurtuluş savaşı, Kazım Karabekir silahları bırakmayı ret etmeseydi olmazdı. Erzurum’dan Kağnı’larla silahları taşıyan analarımız bacılarımızdı. Bugün hapsedildiler. Vatanı kurtaralım, daha sonra sadece bizim gruba ait olsun derseniz bu vatan kurtulmaz. Erdoğan ve Perinçek soysuzları çıkar, Süfyanlaşırlar. Kurtuluş savaşında sadece Mustafa Kemal’in sağ kolu Mevlevi şeyhi ve sol kolu Bektaşi şeyhi yoktu. Bizi kurtaranları yok etmek Perinçek işi! Kurtuluş savaşı, Üstad Said Nursi işgal altındaki İstanbul’da 80’dan fazla tekke tarikat liderlerini ikna edip Anadolu’ya yollamadan olmazdı. Kimsenin, hiç bir kesimin vatan millet edebiyatı yapmasına, halkı sömürmesine, güç elde etmek için itişip kakışmasına, tiyatroya gerek yok. Ergenekoncuların dayattığı despot laisizm despot yobaz İslamcılık anomalisi doğurdu. Çaresi yine despot sekülarizm değil. İnsan olabilmektir.

Din, kültür ve inançlara, hayat hakkına saygılı olursa laiklik, iki cihan demokrasisinde özgürlükler, gelişme, huzur ve mutluluklar getirir. İnsan merkezli bireysel özgürlüğü medeniyetinde özel yaşama kimse karışamaz, haddi de değildir… Herc ü Merc’ten sonra Hizmet bunu kuracaktır. Hiç kimse inancı, ideolojisi, gönülü çalıştığı cemaat, vakıf, dernek, sendika, parti nedeniyle fişlenemez, dışlanamaz ve devletten atılamaz. Bireysel özgürlükler, İslami’dir; kabirde, hesap günü tek başınıza yargılanırsın. O halde bu dünyada bireyler, köle olmamalı ve özgürleşmeli. Akıntıya kürek çekmiyorsanız, demokratik medeni dünyanın yolu insan haklarıdır. Batı ikidir derken üstad bunu kast ediyordu. Kötü, Erdoğanla beraber. Dinsiz Deccalizm ve sapık Süfyanizmi yıkacak güç, diverse Bireysel Özgürlük savaşçılarının insan merkezli medeniyeti. Dış güç diyende devletleri anlamayın. Gladyo araç. 62 zengin dünya servetinin yüzde 60’ına sahip. Panzer uyanacaktır, asıl uyanacak Kartal’dır. Kartal’ın düşü kırılamaz. https://www.academia.edu/29700176/PANZER_VE_K%C3%9CRT_%C4%B0SYANI …

Üstad Said Nursi’nin öngördüğü gibi Malum Millet son nifakını oynuyor. Erdoğan, Süfyanları. Şeytan Tapınağı yıkılır. Erdoğan’ın bel bağladığı Zındıka Komitesi’ni buyrun deşifre ediyorum. BOP Projeside, 3. dünya savaşıda bunların işi. İngilizce anlayan dostlarınıza ABD’de en iyi A Index’te yayınlanan IŞİD akademik makalemi okutun. Erdoğan oyun bitti Süfyan. Erdoğan’ın yolu, Harici, Karmati, Fatimi, Vehhabi, IŞİD yoludur. Tarihsel süreçte hainlerin izlediği firakı dalledir. Erdoğan, kıçını yırtsa, tüm devleti kullansa, Trump’ı bile arkasına alsa Hizmet ile IŞİD’i yanyana getiremez. Kitabı https://www.academia.edu/19821391/I%C5%9E%C4%B0D_in_Sosyolojisi-_%C4%B0hanet_%C3%87emberi …

Erdoğan’a destek veren herkes zombilere çalışır. Bulaşıcı bir virüs. Ölümcül. Dokunana bulaşır. Çaresi yok. Zehirli. Dünyalar Savaşını izle! Hileli 16 Nisan sandığından sonra hala Erdoğan’a cumhurbaşkanı diyen varsa aklına şaşarım. Diplomasız Süfyan, gömleği baştan yanlış ilikledi. Erdoğan, cumhurbaşkanı değil, mafya lideri. Diplomasız, cahil bir serseri. Hiç kullanmadım. Olmayan biri, yargılanacak haramileriyle beraber. Muhalif medya ‘Cumhurbaşkanı Erdoğan’ ifadesini neden kullanıyor? Erdoğan deyip, geçmek gerekirken…  Muhalif medya Erdoğan ile ilgili her haberde ‘diplomasının olmadığını’ bold bir figürle okuyana sunmalı. Dünya burayı izliyor. Okşayarak büyüttüğünüz ‘Erdoğan’ hepinizi kullanıp, çöpe attı. Artık siz onun ifadesiyle ‘virüssünüz’… Zombiler zombi olduklarını fark ettiğinde artık çok geçti…. A’raf’ta kaldılar…

0
Ahlâk kitaplarının bazıları, FAZÎLET’i  anlatırken, güzel ahlâk ve davranışların daha doğrusu insanî evrensel değerlerin alışkanlık hâline getirilmesidir, diye bir tarif ediyorlar. Alışkanlık nedir? Düşünmeden yaptığımız davranışlardır. Yani biz bir iyiliği, bir güzelliği hiç düşünmeden – bunun bana faydası ne, zararı ne diye hiçbir tereddüt göstermeden –  yapıyor ve yerine getiriyorsak, faziletli bir iş yapmış oluyoruz. Üstad Necip Fazıl da “Kim var orada, deyince, sağına ve soluna bakmadan, ‘Ben varım’ diyebilen bir gençlikten bahsederek, meselemize bir izah getirmektedir.
İnternet sitelerinde çeşitli varyantları, ilaveleri ve yorumları ile Garcia’ya Mektup hikâyesi dolaşmaktadır. Anlatmak istediğimiz hususu aslından çok faslına bakarak bununla ifade etmeye çalışalım:
Amerikalı gazeteci Elbert Hubbart, Philistine adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında Garcia’ya Mektup başlıklı bir yazı yazar. Mesele şudur: Amerika’nın Kurtuluş Savaşının bir safhasında İspanya ve sömürge ordusunu tecrit edebilmek için Kübalı General Garcia’nın ordusuna Cumhurbaşkanı Mc Kinley, bir mektup yazar. Bu mektubun âcilen yerine ulaşması gerekmektedir. Ama Başkomutanlık karargâhında Garcia hakkında bilgi yoktur, nerede olduğu ve yanına nasıl gidileceği meçhuldür. Kendisine posta veya telgraf yoluyla ulaşmak imkânsızdır. Onun için ABD  Başkanının yanındakiler bu mektubun ancak elden götürülebileceğini söylediler. Başkanın çaresiz bakışları karşısında cevap subaylardan birisinden geldi. “Benim birliğimde, Rowan adında bir çavuş (veya yüzbaşı) vardır; kimsenin, nerede ve hangi sığınakta olduğunu bilmediği Garcia’yı o bulabilir ve mektubunuzu kendisine ulaştırabilir.” dedi.  Rowan çağırılıp, mektup kendisine verilir, Garica’ya teslim etmesi söylendi. Rowan mektubu aldı, göğsüne sakladı. Önce Başkan’a sonra diğerlerine selamını verip dışarı çıktı. Rowan yola çıktıktan tam dört gün sonra, gecenin karanlığından  da faydalanarak üstü açık bir kayıkla Küba sahilinin açıklarına vardı. Küba’nın balta girmemiş ormanlarına dalıp, gözden kaybolduktan, pek çok tehlikeler atlatıp, büyük sıkıntılara katlandıktan üç hafta sonra, adanın öteki yakasında ortaya çıktı. Ülkesinin düşmanı bir ülkeyi, yürüyerek bir uçtan öteki uca geçti ve Garica’ya mektubu teslim etti…
Burada önemli mesele şu: Rowan’a ‘Bu mektubu Garcia’ya götürüp teslim edeceksin.” denildiğinde, bazılarının yaptığı gibi, “Bu Garcia kim? Nerede? Onu nasıl bulabilirim? Acaba bunu, bir başkası götüremez miydi? Benim eşim rahatsızdı da…” gibi sorular sormadı ve bir sürü mazeret ileri sürmedi… Hemen işine koyuldu…. Yani, kendisi: “Ben bu işi en iyi nasıl yapabilirim” düşüncesiyle meselesine yoğunlaştı. Yoksa, “Ben bu işten nasıl sıyrılabilirim; ben bu işi en güzel nasıl yapmam” aptallığına sığınmadı…
İşte bu yüzden 118 sene önce yazılmış ve olağan üstü bir özelliğe sahip olmayan bu yazının basılıp yayımlanması, hiçbir kitabın mazhar olmadığı bir ilgiye mazhar olmuş ve baskıları  yüz milyon adedi aşmıştı… Hele şimdilerde internet sitelerinde daha da çok insana ulaşmıştır.
Daha o günlerde bu yazı  New York Merkez Demiryolu İşletmesinin bütün çalışanlarına, çoğaltılıp verilmiştir. Bu mesele Rus Demiryolları Genel Yönetmenine ulaşınca Rusça’ya çevrilip bütün çalışanlarına dağıtılmıştır. Sonra Rus Ordusu mensuplarına da ulaştırılmıştır. Beş sene sonra 1904’te Rus-Japon Savaşı sırasında esir Rus askerlerinin üzerinden çıkan bu yazı Japonca’ya çevrilip Japon İmparatorunun  emriyle bütün Bakanlıklara ve bütün görevlilere dağıtılmıştır…
Burada  anlaşılması gereken asıl  mesele yetiştirilen insanların bu derin ve engin anlayışla donatılmasıdır. Böyle bir şuura sahip fertlerin karşısında hiçbir faziletsiz anlayış duramaz. Bir de Üstad Hazretlerinin tabiriyle bu husus İMANLI  FAZİLET şeklinde taçlandırılırsa… İhlas, takva ve sadakat ile kanatlandırılırsa…
Bunun için en başta İhlas ve Uhuvvet Risaleleri tekrar tekrar mütalaa ve müzakere edilmelidir. Lâhikalar ve Hizmet Rehberi de hiç unutulmamalıdır. Bilhassa şu süreçte her bir fert, bin insan gibi hizmet edebilmesi için, bu güzelliklerle  teçhiz edilmelidir. Üstad’ın tabiriyle “vâhid-i sahih” (tam sayı) haline getirilmelidir. Kesirli, küsurlu ve kusurlu fertlerle  mükemmel iş yapılamaz. Hatta onların çoğalması, tesir gücünün azalması demektir. Kesirli sayılar çarpılınca  çoğalmaz bilakis azalırlar. İli kere iki dört eder ama; iki kere yarım bir eder; yarım kere yarım dörtte bir eder… Böyle yarım yamalaklar da her şeyi berbat ederler… Bu sürecin en büyük faydası, bu yarım yamalakları, bu kesirli, küsurlu ve kusurluları, bir elekten geçirip, bazılarının çok sağlam vahid-i sahih yani tam sayı olmasının, bazılarının da maalesef elenmesinin sağlanmasıdır. Hizmet hâlis ve sağlamlarla yoluna devam edecektir, inşaallah…
Abdullah Aymaz
[email protected]
08 May 2017
http://www.shaber3.com/yazar/abdullah-aymaz/kim-var-orada/1285360/

0

By Faruk Arslan, PhD Candidate, MSW, RSW, MA, Journalist-writer

A combination of academic reflection and personal life story make up Leila Ahmed’s memoir entitled A Border Passage. In it she neatly elaborates her realizations about her own identity crisis, and the complexity of Egyptians identifying themselves as Arabs in the context of the rise of nationalism and its social construction by colonizers in the post-colonial era. Language, gender, history, culture and religion become important issues in realizing one’s own identity, and also provide survival instincts for the colonized subject. She explains why one of the oldest political Islamist movements, the Muslim Brotherhood, has found popularity for its organized reactionary uprising among marginalized populations, becoming the most important center of rebellion against colonizers since the 1920s. After the Second World War, British colonial rule was dismantled, but a new dictatorship replaced it. Ahmed’s memoir provides a useful example of how generational, identity and religious crises developed in the 20th century between intellectual, textual-based and oral-cultural Islam, in terms of which different varieties of Egyptian societal groupings and gender and class hierarchies were constructed by a new powerful home-grown military elite.

Leila Ahmed’s identity has changed and become differentiated in several societal strata and social environments since her childhood, in a manner which has been beyond her control. Regarding her questioning of orientalism, Ahmed began to suffer during her graduate years and realized that her feelings became voiceless “mute, complicated, confusions” in relation to  her “exilic Arab identity, [her] identity as an Arab in the West” (p. 238). Her grandmother, mother and father’s struggles made more sense when Arab dictators such as Abdul Nasser, Hafiz Esad and Husnu Mubarak were supported by the British Empire. Colonizers obviously expanded this solidified Arab-identified territory in order to erase 400 years of influence from the Ottoman Empire.

A standardized Arab language was used as a tool for separation from the former Ottoman Empire, and understanding its culture and reconstructing a new language offered benefits both to the new nation-state formations and to the former colonizers. The new Arab dictators and the old colonizers were interchangeable, remaining in powerful positions and playing with an identity separate from the Turks, with being Arab now becoming an identity marker. Insider or outsider orientalists and “white” colonizers’ prejudices became the official history, a history described with words such as “knowledge,”  “objective,’ “neutral,’ “transcendence,” “unbiased, and “truth”. Ahmed’s own experience did not fit this theoretical analysis of imperialism, for orientalism did not capture the whole truth of an entire area (240).

Living space became smaller in Egypt  under the military regime; there was still the same colonization of others. Nasser’s cruelty was similar to that of the Western colonizer; both were imperialist, racist and rubbish. After settling down in the United States, Ahmed found she had two homelands: America made real sense for her, but her connection with Egypt remained always alive, and when Egypt launched a protest against a dictatorial, authoritarian regime during the Arab spring, she reconnected herself to Egypt (312).

Feminist movements in Islam and among Muslim women have triggered many contradictions and dilemmas. As a Muslim woman, Ahmed has experienced multi-faced aspects of discrimination both from the West and the East. She is critical of both colonizers and male-dominated Islamic societies, including Dubai, a criticism that includes several aspects of the gendered and segregated parallel schooling establishment experienced during her years of study, especially the mistreatment of girls (121) and the phenomenon of Jewish, European, Coptic, and Greek populations being made an enemy during the war with Israel (261). She witnessed how racist and gendered language developed within the patriarchal society, and how gender dimorphism, misogyny and sexual discrimination were turned around, reconstructed and recreated by Arab nationalists. Ahmed categorizes two different Islams: “An Islam that is in some sense a women’s Islam and on official, textual Islam, a ‘men’s Islam’” (123). As her survival model, her grandmother symbolizes the essence of Islam or the Sufi understanding of Islam, being the only practicing Muslim among other family members. Ahmed’s analytic reading of conservative literature shows how male superiority and biological and mental differences of function and capacity were seen to be naturally God-given and pre-destined for women in her childhood.

She realized this was a social construction, because the ensuing gender separation and the division of labour led women to obey the male; the husband, father, and brother, which is what the Qur’an suggests in textual Islam. After her Abu Dhabi experience, her criticisms target internal battles and feminist enlightenment in women’s studies in the USA (295). She confronts inequality and is suspicious about her faith. Her story becomes part of other American stories, in terms of which Ahmed states that her story “is part of story of feminism in America, the story of women in America, the story of color in America, and part of the story of America itself and of American lives in a world of dissolving boundaries and vanishing borders” ( 296).

Class conflicts and struggles are very openly discussed, based on Ahmed’s observations and experiences. The Muslim Brotherhood is a form of constituted Islam, and the Nasser regime is a form of constructed nationalist Arab identity, both of which were supposed to seek liberation from imperialists, even though the majority of the population weren’t Arab at all before such constructions. It was when former British colonizers decided it was in their own interests to implement such politics to play with history, declaring “Egypt is Arab” that  the dictator Nasser became a false hero for all Arabs (260). Ahmed makes the criticism that Egyptian pluralistic society, diversity and democracy paid a high price for such dirty politics, for this deconstruction of multi-religious Egyptian communities meant these groups lost their status and power in a hierarchy where the military elite gained popularity and benefited from all Egyptian wealth (265).

I agree with Ahmed that using the conflict between Palestine and Israel became a kind of political game for Arab dictators to keep their corruption alive. Ahmed’s criticisms are relevant for research and are related to the different types of Islam. And while the desperate people of Egypt are demanding an ideal society,  the country`s entire corrupt system of governance, economy and culture of political corruption must be dismantled for this to become a reality. Marx sees the long history of humanity as the history of class struggle. All class societies have existed based on one operating principle: exploitation. Classes emerge because the dominant class exploits the labouring class; the exploited classes always struggle against their oppressors. Sometimes these class struggles take on violent forms, but are generally non-violent, internalized and invisible. Racism, gender discrimination and class segregation are worse than the visible oppression such as that which the colonizers practiced for centuries in Egypt.

In conclusion, Ahmed’s nostalgia and enthusiasm encourage readers to discover their own paths and also facilitate critical thinking. Leila Ahmed observes and claims that reformist women’s discourses remain largely within the patterns of internal change and reform of Muslim traditions, rather than simply manifesting a gradual adaptation of dominant gender notions as a result of their interaction with “liberal” and highly secular Western societies. Muslim women have always been in a struggle for female empowerment within Islamic and Westernized organizations in many societies in West and East. Women have quite consistently insisted on the necessity of retaining the right to interpret the texts and prefer the lived, oral, cultural Islam option, because the textual-based tradition is constructed by a male-dominant society and male scholars. Her family relationships and values are stronger than her religious beliefs. The capitalist Arab military dictators or anti-democratic rulers in Arab nations, who retain power, and the working classes, remain in the bottle of hierarchy in the post-colonial period. As Ahmed captures it, in a way that is similar to Frantz Fanon, such humiliation or inferiority complexes are very common in third world countries. This is the dilemma: even the freedom fighters of Egypt want to consume more American, Western goods and adopt the hegemonic culture of Americanism, even though they hate the USA and Westernization.

Reference

Ahmed, L. (2012). A Border Passage from Cairo to America- A Woman’s Journey, London: Penguin.

 

0

Sure numarası ve ayet. Hileli seçimin sonucunu gösteriyor. Kur’an yetiyor.  51/ZÂRİYÂT-41: Ad (kavmin)de de (ayetler vardır). Hani onların üzerine de köklerini kesen (akîm) bir rüzgâr gönderdik.

Nürnberg Mahkemelerinde Nazi işbirlikçilerine sorulan en can alıcı soru şuydu; “Aldığın maaş vatanınızdan daha mı değerliydi?” Size de bu soru sorulacak elbet Süfyan Erdoğan ve Süfyanizm Heyeti. Zındıka, tüm Süfyan ve Deccallerini değişik ülkelerde diktatör olarak koyup, sonsuz yetkiler verdi. Bu cinnet döneminde 1.2 milyar ölebilir. Erdoğan, son kartı olan Horasan Terör Grubunu da (Hikmetyar’ın 70 bin kişilik silahlı sahte Mehdi ordusu) piyasaya sürdü. Ölümü bekleyiniz. Sorun sadece SADAT değil, Erdoğan, Halifeyim diye 2 haziran’da güya ibadete açıp Ayasofya’dan hutbe okuyacak, Süfyan Mehdi ordusu kurdu, bu çapulcular saf cehennem köpekleridir. Ancak pek çoklarını kandırmayı başaracaklar. Türkiye millet İslamcı görünümlü dinsiz şebeke tarafından esir alınmıştır. Bu dinsiz Komite dış güçlerin en azılı İslam düşmanlarıyla çalışıyor. Gladyo işte budur. Çok uluslu sömürgeci koloniciler, satılık hainleri kullanıyorlar. Trump ile Erdoğan, aynı Zındıka Komitesi’nin ürünü, popülist yalancı şovmenler. Trump’tan başka kimse hileli sandığı tebrik etmedi. Durum yeterince açık değil mi? Hz. Cebrail mi gelsin söylesin?

Ne kadar iyi yetişmiş insanımız varsa mağdur edildi. Ülkemizi işgal eden Sevrciler bile bu kadar zarar vermedi. Meydan hırsıza soysuza kaldı. Yeni KHKlarla en başarılı askerler, polislerin yanısıra eski öğretmen ve sağlık çalışanı 1120 kişi daha gözaltına alındı. Gladyo operasyonu sürüyor. AKP ve Ergenekon, Gladyo haline geldi. Bu vatan hainlerinden ülke kurtulmadan kimse rahat nefes alamayacaktır. Süfyan’ım emrindeki güvenli kuvvetlerinde şimdiye kadar 30.000 kişinin açığa alındığı söyleniyor. Asayişi kim sağlayacak, enişte milisleri mi?  “Fetö” iddiasıyla açığa alınan polisler cemaatçiyse, şimdiye kadar ki operasyonları kim yaptı? Emniyet, SADAT’çılar için tasfiye ediliyor. Katar emiri, 4 milyon dolara at alıp, adını Erdoğan koymuş. Rezaletleri anlatmaya söz yetmiyor. Normal olan hiçbir şey kalmadı. ABD, Türkiye sınırıyla YPG arasında konuşlanmış durumda. Saldıracaksan bana saldır diyor… Çakalların rüşver verdiği Trump’ın güvenlik danışmanı Mike Flynn’in suçlandığı izinsiz para miktarı toplamda 1 milyon doların altında. Türkiye’deki bazıları bakıp sırıtıyordur sanırım. Bu da para mı? Darbeciler nasıl da belli oluyor? Hala 20 milyon koyun meleşiyor. Kasap kesecek diye sinmiş, korkmuş durumda. Koyun kimlermiş net görüyoruz.

IŞİD ve türevi terörist örgütleri besleyip kontrol ettiğini zanneden Erdoğan ve Fidan, MİT; ÖKK, Hikmetyar gerillalarını kontrol edemezler. Zındıka, Erdoğan ile tekrar Hikmetyar şeytanını piyasaya sürdü. İran’da 20 yıldır bir ordu kuran Cemaatı İslam grubu, en zararlı taifelerden. İslam tarihinin firakı dallesi Hariciler, Karmatiler, Fatimiler. Vehhabilikle başlayan IŞİD ekolü. Süfyan Erdoğan ve Hikmetyar’ın hizbidir. Erdoğan’ın 35 yıllık terörist dostu Hikmetyar, 3 gün önce Afganistan’da Lağman kentine geldi. 20 yıldır İran’a sığınmış, çıkamayan şeytandı! Erdoğan’ın bağlı olduğu biat ettiği bu Şeytan Tapınağı’na Türkiye milleti esir olamaz. Bu Cemaat meselesi değil. Hileli sandıkta yüzde 33’te kalan Evetle halkın iradesi arkamda masalı da çöktü. Peki kim var arkasında? Bunlar Zındıka grubudur. Süfyan Erdoğan, Osmanlı ecdatımızın ipte sallandırdığı zehirli terörist ideolojinin devamı. Dizilerle uyumayız. Nereyi kapatırsan kapat Süfyan Erdoğan. 17 bine yaklaşmış IŞİD’in Sosyolojisi. Teröristliğini duymayan kalmaz. https://www.academia.edu/19821391/I%C5%9E%C4%B0D_in_Sosyolojisi-_%C4%B0hanet_%C3%87emberi …

Tevhid için kafa kesen Erdoğan ve Hikmetyar’ın teröristleri tevhidi anlamamış cehennem köpekleri. Kütük yobazlar. Biat eden ateşe gider. Hikmetyar, Erdoğan’ın dinlediği tek adam dünyada. 20 yıldır yetiştirdiği terörist gücü gerilla eğitimi almış. Birini Karabağ’da gördüm.

MİT ekipleri, Suriye’de kendilerine engel gördükleri çok sayıda lideri infaz etti. İran, CIA, MOSSAD, Esad ve Hizbullahda aynısını yaptı. Erdoğan’ın Irak ve Suriye’de yol açtığı yıkım, insanlık tarihinde ender rastlanan insanlık kıyımı, zaman aşımı olmayan insanlık suçları. IŞİDci teröristlerin pek İslam ile, müslümanlıkla alakası yok. Kuran okumuyor, namaz kılmıyor. Tek anladıkları seks, kıtal ve soygundur. Sadece Erdoğan, IŞİD ile petrol çalmıyor. Eski Baascı Nakşiler de çalıyor. Bağdat yönetiminde yüzde 40 postu Obama vermek zorunda kaldı. IŞİD’in yüzde 40’ı Saddam’ın eski askerleri ve istihbaratçı, Baascı Nakşiler. 80 ülkeden gelen Selefi teröristler ise Erdoğanla yollandı

Esad, Erdoğan’a karşı gözüksede IŞİD’e karşı El Nusra’yı ele geçirmek için hapishanedeki El Kaidacıları devşirip bıraktı, içlerine saldı. Esad’ın hamlesine karşı Suudide 1500 ölüm mahkumunu serbest bırakıp IŞİD saflarına yolladı. IŞİD, 10 Irak hapishanesinden katil topladı.Erdoğan’ın ve AKP’lilerin Büyük Resim dedikleri Halifelik projesi, yaptıkları hırsızlığı örtmüyor. İslam dünyasında tam lanetleniyorlar. Yazdığım bilgileri elbette cinler getirmiyor. Sağlam kaynaklarım var. Süfyan’ın devlet ele geçirmesini takmıyorum. Eskiden de takmazdım! Erdoğan’ın Süfyan ordusu Global bir Mehdi projesi, tekfirci teröristlerle tüm Müslümanları karalayıp İslamfobi’nin yükselmesini sağlıyor. Erdoğan, halifelik projesinden vazgeçmiş değil, emrinde TSK olmasa bile Mehdi ordusu dediği Süfyan askeri gücü var. Trumpla anlaşacakmış.

Erdoğan’ın Suriye operasyonunu yöneten ÖKK komutanı Zekai Aksakallı, aynı zamanda 15 Temmuz çakma darbesinde IŞİD belgelerini toplayan Semih Terzi’yi öldürtendir. Erdoğan, 6 yıldır IŞİD dahil El Nusra ve daha pek çok teröriste aylık düzenli maaş ödüyor.O kadar teröristi beslemek masraflı. Gizlenemez. Erdoğan’ın IŞİD Idlib Krallığının merkezi Rakka değil, Gaziantep. Kilis ve Hatay’da yapılanma teşkilatlı. Konya, silah ve giyim sağladı. Ülkemizde IŞİD’in katlettiği her masumun katili Erdoğan ve Fidan’dır. Bunu Karargah bilir. Çamura yattılar. Terörist listeyi yayınladım. Erdoğan ve Hakan Fidan, tekfirci terörü projesi için ABD ve İsrail’den milyarlarca dolar almış, Suudiler ve Katar finansı çıkartıyordu.

Erdoğan’ın vatana bu ihaneti, MİT ve Hakan Fidan ile eşgüdümlü, Stratfor ile yürütüldüğü için Suriye’yi üçe bölme haritasını yayınladım. Ve Mayıs 2012’de kılıcı çektim. Gayretullah’a dokunur zulüm yazımda Dağlıca ve Reyhanlı saldırısını haber verdim, Hodri meydan çekmiştim. ÖKK subaylarından edindiğim isthbarat beni daha da çıldırttı. Eğittikleri teröristlerle ülkemizde masum insanları terörle öldüreceklerdi. Ancak Dışişleri diplomatları 2012’de çamura yattı, elinde delil var mı diye sordular. Halbuki doğrucu Davud olduğumu gayet iyi bilirler. Erdoğan’ın Suriye’de Halifelik maskesi altında yürüttüğü gizli nifak projesi, cinleri tepeme çıkardı. Dışişleri diplomatlarını uyardım. 12 Nisan 2012’de Beka Vadisi’ndeki ÖKK subaylarından vatansever olanlar aradı. Erdoğan, MOSSAD’ı başımıza dikti, hıyanet büyük demişlerdi. Erdoğan, Mehmet Ağar’ın tüm Gladyo ekibini Suriye projesinde terörist yetiştirmek için kullandı. ÖSO sadece göstermelik bir oyunlarıydı.Beka Vadisinde El Nusra’ya terörist yetiştirmeye Erdoğan’ın ilk yolladığı ekip içinde Korkut Eken, İbrahim Şahin, Argun Çetin’de vardı. El Nusra’ya İran’da terörist yetiştirmeleri dikkati çekmeye başlayınca, 2012’de ÖKK, MOSSAD, CIA, MİT gözetiminde Beka vadisine aldılar.

Erdoğan,Trump ile görüşmesinde elindeki Hikmetyar kozunu da oynuyacaktır. Bu nedenle Ladin’den beter bu terör artık ülkemizde suçlu değil. Hikmetyar ve Erdoğan ilişkileri, 35 yıldır devam ediyor. İran’da Cemaatı İslami’nin 500 binden fazla militanı var. Erdoğan’ı seviyorlar. Afganistan’da bir tane adam gibi adam vardı: Şah Mesut. Onu da Hikmetyar, Belçikalı ajan militanlarına suikastla öldürttü. Katil hepsi! Afganistan’dan kaçan Kanadalılarla konuşuyorum. Hikmetyar tam bir şeytandı diyor, bunu söyleyen Şii Afganlı. İran’da ne gezdiğini biliyor. Peki, El Nusra sünni ise, neden Şii İRAN SAVAMASI, Suriye’de Alevi katletmesi için eğitim verdirdi? Erdoğan’ın çakma Mehdi ordusu bunlar! Afganistan’da Sünni ve Şii savaşı başlatarak milyonlarca insanın ölümüne yol açan Hikmetyar’a İran SAVAMA kucak açtı. Teröristlerin şahı. Hikmetyar, El Nusra’ya Erdoğan için ilk militan teröristleri İran’daki kampında yetiştirdi. Kimyevi silahları İHH ile yolladı. Ortağıdır. Erdoğan ile 1986’da Afgan iç savaşında foto çektiren Gülbeddin Hikmetyar, maalesef halen İran’da yaşıyor. Cemaatı islamı Süfyanla çalışır.

0

Bütün İslamcıları aynı kategoriye sokmak doğru olmayabilir; ancak siyasal İslamcı gruplar benzer refleksleri gösterirler. Siyasal İslamcılar kendilerinin iktidar olmasıyla genelde ülkenin, özelde ülkedeki bütün Müslümanların problemlerinin çözüleceğini düşünürler. Türkiye’dekilerin hayalciliği daha da ötedir. Osmanlı bakiyesi olmaktan ve yüzyıllarca Hilafet yetki ve gücünün bu topraklarda olmasından kaynaklansa gerektir; bizdeki siyasal İslamcılar iktidar gücünü kullandıklarında bütün ümmetin problemlerinin çözüleceği zehabına kapılırlar ve buna yürekten inanırlar.

siyasal islam spotSiyasal İslamcılar problemleri çözme noktasında siyaseti tek (y)etkili kanal kabul ederler. Kendilerini “öncelikli”, “kapsayıcı”, “çatı”, “kuşatıcı” görür, diğer bütün ekolleri-cemaatleri kendilerine tabi olması gereken “teb’alar” olarak algılarlar. Siyasal İslamcılar “büyük abi”, “lider”, cemaatler/tarikatler ise onların dediklerini yapması gereken küçük kardeşler; önemsiz oluşumlardır. Onlar “ulul emr”, cemaatler “itaat etmesi gereken halk”tır. O nedenle bütün cemaatleri, tarikatları dizayn etme, şekillendirme ve gerektiğinde cezalandırma yetkisini kendilerinde görürler. Parti Müftüsü’nün (Hayreddin Karaman) verdiği “umumun (partinin ve hükümetin kastedilir) selameti adına bazen bir kişi, bazen bir grup ve cemaat, bazen bir bölge feda edilebilir” lafı bu ön kabule dayanır. Son zamanlarda hükümetin İslami, hukuki ve ahlaki hiçbir kural kaide dikkate almaksızın devletin bütün gücünü hoyratça kullanarak bir Camia’yı bitirmeye, imha etmeye çalışmasının altında yatan mantık budur. İktidarlarına biat ve itaat etmeyen, muhalefet eden, eleştiren kim olursa “isyancı”, “baği”, “hain” ilan edilmekte ve üzerilerine coplarla, Tomalarla yürünmektedir. Bunu yapanlar Furkan Vakfı gibi çarşaflı-sakallı dindar bir cemaat de olsa bakış açıları değişmemektedir. İnsanları/grupları kontrol altına almak için ezmeyi, zulmü, işkenceyi, adam kaldırmayı meşru görmektedirler.

Siyasal İslamcılar liderlerini “ulul emr”, kendi yapılarını “mutlak tabi olunması gereken tek hareket” kabul ederler. Eğer iktidarda iseler, onlar bir siyasal partiden öte, bütün İslami cemaatlerin temsilcisi, “meşru İslami hükümet”dir. İslam’a, ahlaka uymaz uygulamalarına, açık haramları helal kılmalarına rağmen bu iddialarından vazgeçmezler. Merhum Erbakan açık haramları meşrulaştırmıyordu. Bazı olumsuzluklara karşı tavırlı ve duyarlı idi. AKP iktidarlarında bu duyarlılık ve duruş tamamen bitmiştir. Siyasal İslamcılar kendilerine biçtikleri “lider” rolünden dolayı diğer İslami cemaatleri “terbiye etme” hakları olduğunu düşünür, cemaatleri bölmekten, yapılandırmaktan çekinmezler. Biat etmeyenleri ayrıştırır, ötekileştirir, mücrimleştirirler. Teslim alamadıklarını kamuoyu önünde linç etmekten, her türlü itham ve iftira ile karalamaktan kaçınmazlar.

Siyasal İslamcılar gücü ve yetkiyi kutsar. İslami kavramları ve değerleri iktidarını tahkim etmek ve alternatifleri yok etmek için sınırsızca ve suiistimal ederek kullanır. Zira İslam’ı ancak onlar temsil ederler ve yönetme hakkı, tekeli onlardadır! Diğer Müslümanlar-cemaatler-hareketler onlara oy deposu ve payanda olmak mecburiyetindedir! Siyasal İslamcılar “yönetici elit”, “seçkin”, “üst tabaka”; diğer cemaatler-hareketler ise sosyal tabandır, yığınlardır! İnsan yetiştirmek, toplumu dergâhlarda, medreselerde, ışık evlerde hazır hale getirmek cemaatlerin görevi, onları kullanmak ve devleti yönetmek ise siyasal İslamcıların hakkıdır! Diğer Müslümanlara bu elitist, seçkinci psikoloji ile bakarlar.

İlk iki döneminde muhafazakâr demokrat olduğunu söyleyen AKP 2011 sonrası fabrika ayarlarına, siyasal İslamcı reflekslere geri dönmüştür. Ali Bulaç gibi gerçek İslamcılar AKP’nin bu tavrını siyasal İslamcılıktan öte, otoriterleşmeye ve yozlaşmaya vermektedir. Ancak bugünlerde kendisi de hedefe konan Bülent Arınç’ın 2-3 yıl önce kullandığı ifadelerinde görüldüğü üzere AKP, cemaatleri kendine mahkûm ve mecbur görmekte, İslamcı siyaseti bütün grupların/cemaatlerin üstünde konumlandırmaktadır. Hatırlarsanız Arınç: “Biz yoksak siz de yoksunuz; olmazsınız” demişti. Bu aslında devletin, sistemin merkezine oturmanın, ona hâkim olduğu, kontrol ettiği zannının bir sonucudur. AKP iktidarının ilk dönemlerinde, Cumhuriyet mitinglerinin beyaz-aristokratik kesimler adına konuşan laikçi, Çağdaş Yaşam Vakfı kurucusu Türkan Saylan, bir konuşmasında “Biz asılız; bu ülkede bizim istemediğimiz bir şey olmaz” demişti. AKP’nin bugünkü herkesi yok sayan tavrı ile dün kendini her şey, sistemin sahibi sanan Kemalistler arasında halka bakışta aslında hiçbir fark yoktur. Bu tepeden bakışın dindarlara-cemaatlere farklı olacağını sanma bir yanılsamadır. Nitekim son günlerde Furkan Vakfı mensuplarına yapılan şiddet ve baskı buna çarpıcı bir örnektir. Bugün AKP’ye destek veren cemaatler iktidarı eleştirdiklerinde veya “biat”tan vazgeçtiklerinde anında şeytanlaştırılıp ötekileştirilecek, “terör örgütü”, hatta “firakı dalle” ilan edilecektir. Maalesef artık yeni kurbanların sesini duyurabileceği herhangi bir medya/mecra da kalmamıştır. Belki de bu gerçeği gördükleri için, zulüm ve baskı düzenine, iktidarın hergeçen gün batmasına rağmen kayıtsız şartsız desteği sürdürme mecburiyeti hissetmektedirler.

Siyasal İslamcı geleneğin diğer cemaat ve gruplara tepeden bakan anlayışı ile mevcut hükümetin otoriterleşme eğilimleri, Erdoğan’ın tek adamlığı ve hırsı birleşince karşımıza her şeyi yakıp yıkmaya kararlı bir ejderha (Leviathan) çıkıyor. Bu gün bazıları kendilerini emin-mahfuz görseler de az ayrılık yaşandığında, farklı görüşler ortaya konduğunda onlara da benzer yöntemlerin uygulanmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Hemen bütün cemaatlerin, İslami hizmet gruplarının yapılanması benzerdir. Geçmişinde en küçük bir şiddet bulunmayan Hizmet Hareketinin “Terör Örgütü” ilan edilebildiği bir ortamda ülkede terör ithamından kim kurtulabilir?

Referandum sonrası anayasal ve yasal kılıfı da hazırlanan Erdoğan’ın tekelindeki yönetim anlayışı artık sadece laik-seküler kesimler için değil, bütün İslami gruplar-kesimler için tehditttir, tehlikedir. Bu zihniyetin ne zaman hangi grubu şeytanlaştıracağı  ve hedefe koyacağı meçhuldür. Ayrıca AKP/Erdoğan kıyamete kadar iktidarda kalmayacaktır. Devran döner ve bir başka kesim-zihniyet iktidara gelirse şu an Erdoğan’ın elini güçlendiren antidemokratik düzenlemelerin dindarlara/muhafazakarlara/cemaatlere yönelmeyeceğini kim garanti edebilir? 16 Nisan sonrası elde edilen devasa güç ve yetki AKP eliyle veya başka iktidarlarca muhalifleri, sivil-sosyal kesimleri devlet gücüyle ezmenin, sindirmenin yolunu açmıştır.

Toplumun muhafazakâr olan-olmayan bütün kesimleri, her türlü cemaat ve tarikat, tasavvuf liderleri, kişisel uygulamaları değil anayasal ve yasal düzenlemeleri esas almalı ve demokratik hukuk düzeninin korunmasına hassasiyet göstermelidirler. Zira kişiler ve hükümetler geçicidir. Ama anayasal ve yasal düzen kalıcıdır, süreklidir. Referandumla bir kişiye padişahı aşan yetikiler verildi. Tarih boyunca tasavvuf ekollerinin, büyük tasavvuf-din âlimlerinin bu tür sübjektif uygulamalardan çektikleri düşünülürse onların destekleriyle şekillenen bu otoriter-hukuk dışı düzenin en başta onları vuracağını söylemek kehanet değildir.

Erdoğan’a ve otoriterleşmeye verdikleri kayıtsız-sınırsız destekle dindarlar/cemaatler en başta kendi ayaklarına sıktılar. Ama pek çoğu bunun farkında bile değil!

0
Pinterest Google+

Hiçbir uluslararası norm ve kuralı tanımayan, medeni dünyada devletler ve milletler arası ilişkilerde kabul görmüş hiçbir teamüle saygısı olmayan fundamentalist rejimler ve aşırıcı grupların varlığı İslam dünyasında hiçbir zaman eksik olmadı. Bundan dolayıdır ki, İslam ve terör, İslam ve şiddet uzun zamandır tüm dünyada maalesef birlikte anılıyor.

Önce haklı Filistin davasının köşeye sıkıştırılıp marjinalize edilmesi sonucu yöneldiği, başlangıçta İslamcı olmaktan ziyade sol eğilimli terör eylemleri ve radikal şiddet hareketleri ile başlayan bu algı, 1970’li yıllarda Lübnan iç savaşındaki mezhepsel şiddet ve bu şiddetin zamanla Lübnan’daki nüfuz sahibi yabancı ülke vatandaşlarına yönelmesi ile birlikte daha da pekişmiş oldu.

Uluslararası kamuoyunun İslam ve terörü giderek daha fazla birlikte algılamasına ve öyle anmasına yol açan ise, 1979 Devrimi öncesi, sırası ve sonrasında İran’da yaşanan aşırılıklar, özellikle rejim muhaliflerini, solcuları, liberalleri ve farklı inanç sahiplerini hedef alan katliamlar ve zulümlerdi. Tıpkı bugün Erdoğan’ın taklit ederek yapmaya çalıştığı gibi, Humeyni’nin aşamalı olarak devreye soktuğu devlete ve topluma tamamen hakim olma çabası, İran’da İslam adına hareket ediyormuş iddiasındaki tam teşekküllü bir terör devleti ile neticelendi.

İSLAM ETİKETİYLE GİRİŞİLEN AŞIRILIĞIN AĞIR FATURASI

avrupa turkler spot iran

İran rejimi bir taraftan ülke içerisindeki muhalifleri sistematik şekilde sindirip yok ederken, kurduğu terör rejiminden kaçabilenleri ise yurtdışında infaz etmeye girişti. Ayrıca, çoğunlukla resmi devlet ilişkilerinin dışında, devrim ihracı adı altında yakın ve uzak coğrafyalarda rejim değişikliklerine zemin hazırlamak amacıyla yerel terör örgütleri kurdu ya da var olan terör örgütlerini destekledi. Başta 444 günlük ABD Büyükelçiliği işgali olmak üzere İslam etiketiyle girişilen her aşırılık, terör ve şiddet eylemi ile radikal söylemin Müslümanların imajında büyük bir yıkıcı etkisi oldu. Tüm bunlar dünyada Müslümanların yaşam alanlarının gün be gün daha da daralmasına yol açtı.

İran’ı Sudan, Libya, Irak gibi rejimler, Pakistan, Afganistan, Filistin, Mısır, Cezayir, Tunus, Somali gibi ülkelerdeki aşırı dinci radikal örgütler ve bunların Batı’da depreştirdiği aşırı tepki ve korku takip etti. 1990’lı yıllar boyunca İslam ve terörün özdeşleştirilmesi için doğrusu İslam coğrafyası diye bilinen ülkelerde de adeta ne lazımsa yapıldı. İslam’a ve Müslümanlara dair böylesine negatif bir imajı ve algıyı körüklemeye dünden hazır uluslararası medya için arzu ettiklerinden daha fazla malzeme sunuldu. Yine de o günler Müslümanlar için iyi günlermiş. Meğer, İslam adına daha ne tür canavarlıkların yapılabileceğini görmek için birkaç yılın daha geçmesi gerekiyormuş.

1990’lı yılların başında Cezayir’de yaşanan kanlı gelişmeler ve Afganistan’da birdenbire türeyen Taliban rejiminin insanlık dışı uygulamaları ile pekişen İslam ve terör birlikteliği algısı, 11 Eylül 2001’de el-Kaide’nin ABD’nin sembol mekanlarına yaptığı korkunç terör saldırısı ile zirveye çıktı. Bu saldırıya yönelik Batı’dan yükselen aşırıcı tepkiler yine karşıtlarının işine yaradı ve radikal İslamcı terör örgütleri ile aşırıcı rejimlerin ekmeğine yağ sürdü. Bu saldırı sonrası ABD, uluslararası güçlerin desteğinde önce Afganistan’ı, sonra Irak’ı işgal etti. Başlangıçta bu ülkelerle yetinmeyip işgali yayacağına dair açık mesajlar da verdi. Böylece şiddet ve terör eğilimindeki radikal İslamcı grupların ihtiyaç duyduğu atmosfere isteyerek ya da istemeyerek büyük katkı verdi.

avrupa turkler spot

İSLAM ORTADOĞU’YLA, ORTADOĞU ARAPLARLA, ARAPLAR TERÖRLE ÖZDEŞLEŞTİ

Batı medyasında İslam coğrafyası ve Müslümanlar ile ilgili artık çok sıklıkla haberler yer alıyordu. Ne yazık ki, bunların neredeyse tamamı terör, şiddet ve katliamlarla alakalıydı. İslam Ortadoğu’yla, Ortadoğu Araplarla, Araplar ise radikal İslamcı terörle özdeşlemişti. Taliban’ın katliamları, el-Kaide’nin cinayetleri, Hamas’ın intihar saldırıları, Hizbullah’ın estirdiği terör en fazla Arap tipolojisindekilere bedel olarak döndü. Genel olarak Müslümanlar, ama daha özelde Araplar tüm dünyada olağan şüpheliler haline geldi. Dünya Müslümanlara ve Araplara dar edildi. Haber ve filmlere konu olan terör saldırılarındaki imajları yüzünden yaşadıkları ülkelerde komşularının şüpheli nazarlarının üstesinden gelmeleri hiç kolay değildi. Pek çoğu haksız yere gözaltına alındı, havayollarının uçuş listelerinde “sakıncalı” olarak işaretlendi. Birçoğu yıllardır yaşadıkları ülkelerden sınırdışı edildi.

Müslüman kimlikleri nedeniyle Türkler de yer yer bu kötü imaj ve algının kurbanı oldu. Yine de büyük ölçüde terör ve şiddetle özdeşleştirilen Müslüman tipolojisinin ve imajının dışında tutuldular. Tek tük sıkıntılarla karşılaşsalar da o dönemki Türkiye’nin modern, Batı’ya dönük, laik ve barışçıl duruşu, medeni söylem ve eylemleri sayesinde hep farklı bir kategoride ele alındılar.

Ne yazık ki o günler çok gerilerde kaldı. Radikal İslamcı Erdoğan’ın kendisine benzettiği devletin yeni imajı ve işbirliği içerisinde hareket edip her türlü desteği vererek önlerini açtığı radikal dinci terör örgütleri ile aşırıcı grupların söylem ve eylemleri yüzünden bugün bambaşka bir Türkiye ve Türk imajı var dünyada.

TÜRKİYE’YE BAKANLAR ARTIK O ESKİ TÜRKİYE’Yİ GÖRMÜYOR

avrupa turkler spot hamas

Türkiye’ye bakanlar artık bu ülkeye dair onlarca yılda oluşarak pekişen o eski olumlu algıyla bakmıyor. Bugün Türkiye’ye bakanlar, maalesef, 1970’lerin Lübnan’ı, 1980’lerin İran’ı, 1990’ların Afganistan’ı ve Cezayir’i, 2000’li yılların Irak, Suriye ve Libya’sı gibi bir ülke görüyor. Türkiye’ye bakanlar, hukuk çerçevesinde hareket eden, dünya ile barışık, özgürlükçü, ılımlı ve barışçıl her türlü söylem ve hareketin gırtlağına basıldığını görüyor. Türkiye’ye bakanlar, her türlü radikal örgütün, İslamcı terör grubunun büyük bir hoşgörü ile karşılanıp istediği her yerde rahatlıkla at oynatabildiği, uluslararası terör örgütleri ile içli dışlı ve bizzat kendisi terör uygulamalarına imza atan bir rejim görüyor.

Dünya, en barışçıl muhalif kesimlere bile her türlü insanlık dışı baskı ve zulmü layık gören Erdoğan ve rejiminin radikal İslamcı söylemlerinin ve bu söylemlere paralel eylemlerinin HAMAS, Hizbullah, el-Kaide, IŞİD ve benzerlerini bile geride bıraktığını şaşkınlıkla izliyor. Tahşiye, Hizbullah, İBDA-C, IŞİD, el-Kaide ve bunların benzeri veya bunların uzantısı radikal terör örgütleri ile her türlü teröre ve aşırılığa adları karışmış uluslararası Cihadistleri koruma ve kollama altına alan bir rejim görüyor. Adı sürekli Suriye ve Irak’taki radikal dinci terör örgütleri ve hatta kimyasal saldırılar dahil bu örgütlerin insanlık dışı eylemleri ile anılan Erdoğan ve dikta rejiminin tasallutu altındaki bir ülke görüyor. Ve artık Avrupa şehirlerinde patlayan her bombada, buralarda sıkılan her kurşunda ya da şu veya bu şekilde yapılan her katliamda olağan şüpheli muamelesi görüyor.

ERDOĞAN’IN TEHDİTLERİ BATI’DA ANINDA HAYATA GEÇİYOR

Suriye ve Irak gibi Ortadoğu ülkelerindeki radikal İslamcı terör örgütleri ile geliştirdikleri alengirli ilişkiler bir yana, kendisinin veya yakın bir yandaşının açıktan Avrupa’yı tehdidinden sadece günler veya bazen saatler sonra Fransa’da, İngiltere’de, Almanya’da patlayan bombalar, yapılan katliamlar doğal olarak akla ilk Erdoğan ve başında bulunduğu terör rejimini getiriyor. Mesela, Erdoğan’ın “Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz,” tehdidi sadece saatler sonra Stockholm’de, St. Petersburg’ta karşılığını buluyor.

Dahası, kendilerini her nerede patlatmış veya her nerede saldırı yapmış olurlarsa olsunlar radikal İslamcı terör eylemcilerinin yollarının mutlaka Türkiye’den geçmiş olması, kafalarda kalan bazı şüphe kırıntılarını da yok ediyor. Öte yandan, Paris’in orta yerinde 3 Kürt kadının infazının MİT ile olan ilişkisi güçlendikçe Erdoğan rejiminin Batılı ülkelerde neler yapabileceğine dair kuşku, korku ve endişeler artıyor.

PEKER’Lİ, SADAT’LI, ÇEÇEN’Lİ, KAFKAS’LI MAFYA DEVLETİ

Erdoğan ve Süleyman Soylu gibi en yakın adamlarının, yurtdışındaki muhalifleriyle konvansiyonel olmayan yöntemlerle mücadele edeceklerine dair defaatle yineledikleri söylemleri ve bu söylemlerin önemli ölçüde Sedat Peker’li, SADAT’lı, Çeçenli, Kafkaslı gruplarla eylem sahasına dökülme belirtileri Batılı ülkeler tarafından da yakından takip ediliyor. Bu söylemlerin kuru tehditlerden ibaret olmadığı, koskoca devleti bir terör örgütü haline getiren Erdoğan’ın Malezya’da, Bahreyn’de, Bulgaristan’da ve hatta Ankara’nın göbeğinde mafya yöntemleriyle insan kaçırmaya başlaması ile teyit edilmiş oluyor.

Erdoğan rejiminin, en sadık suç ortakları durumundaki dışişleri ve enerji bakanlarının katıldığı bir komployla ABD’den yasadışı yollardan adam kaçırmayı kalkışacak kadar mafyalaştığını, zıvanadan iyice çıktığını tüm dünya açık seçik görüyor. Bugüne kadar Türkiye’nin üye ya da ilişkide olmaktan büyük gurur duyduğu AGİT’e, Venedik Komsiyonu’na, Avrupa Parlamentosu’na, AB’ye, BM’ye, Avrupa Konseyi’ne ve benzeri kurumlar ile bu kurumları vücuda getiren uluslararası hukuk normlarına hiçbir saygısının olmadığını sıklıkla dile getiren Erdoğan ve adamlarının yurtiçinde şiddeti artan nefret söylemleri ve buna uygun eylemleri de rejimlerine dair dünyadaki algıyı pekiştiriyor.

Her gün abuk sabuk gerekçelerle öğretmeninden ev hanımına, işadamından bilim adamına onlarca masum insan tutuklanıp hapse atılırken, IŞİD, el-Kaide ve bunların Türkiye’deki uzantılarına hiç kimsenin dokunmadığı dikkatlerden kaçıyor mu sanıyorsunuz? Hasbelkader yakalanan radikal İslamcı teröristlerin ise ilk fırsatta mahkemeler tarafından gruplar halinde serbest bırakıldığının görülmediğini mi düşünüyorsunuz? Bırakılan radikal İslamcı teröristlerin yerine, bu teröristleri yakalayan polislerin ve savcıların tutuklanarak hapse konulmasını dünyanın umursamadığını mı zannediyorsunuz? Bugün Türkiye cezaevlerinde Tahşiye, el-Kaide, Hizbullah, Selam-Tevhid, IŞİD ve benzeri örgütlere karşı operasyonda yer almış yüzlerce polis, onlarca savcı ve hakimin bulunduğunu sağır sultan bile biliyor.

Ne yazık ki, yaratılan radikal İslamcı terör ikliminde Türkiye kendi radikal İslamcı teröristlerini üretir hale gelmiş durumda. Konjonktüre göre hedef değiştiren aşırıcı söylemler kendi eylemlerini ve eylemcilerini de üretiyor. Erdoğan ve yandaşlarının, Suriye’de izlediği politikalardan dolayı Rus karşıtı söylemleri, kendilerinin güven duyarak istihdam ettikleri radikalize olmuş genç bir polisin silahıyla Rusya’nın Ankara Büyükelçisi’ne suikast olarak dönüyor.

ERDOĞAN, BUGÜNÜN TÜRKLERİNİ DÜNÜN ARAPLARI KONUMUNA DÜŞÜRDÜ

Erdoğan ve yandaşlarının konjonktürel ve sistematik olarak Avrupa, AB, ABD, Vatikan, Hıristiyanlık ve Yahudiliği hedef alarak İslamcı jargon sosuyla bezedikleri kin ve nefret söylemlerinin eylemsel karşılıkları gecikmiyor. Her geçen gün ağırlaşan ulusal ve uluslararası suç bagajlarından dolayı rotalarını iyice şaşıran, adeta kafası kopmuş tavuklar gibi çırpınan, bir gün ABD’ye, öteki gün Rusya’ya, bir sonraki gün AB’ye doğru yalpalayan Erdoğan ve rejiminin akılalmaz aşırılıkları yüzünden yurtdışındaki Türkler, gün be gün, Arapların onlarca yıl mahkum edildiği berbat bir imajın pençesine sürükleniyor.

Terör ve şiddeti teşvik edecek şekilde Batı, Avrupa, Vatikan ve ABD karşıtı söylemleri büyük bir külliyat oluşturan Erdoğan ve omurgasız yandaşları, dün insafsızca, ahlaksızca hedef aldıklarının bugün bir telefonuyla, bir göz kırpmasıyla anında tavır değiştirebiliyor. Peki bu şarlatanların dün hedef aldıklarına ilk fırsatta yılışıp yaltaklanacak kadar karaktersiz olduklarını biz biliyoruz da bir sövüp sayıp tehdit ettikleri, bir yılışıp yaltaklandıkları muhatapları bilmiyor mu?

Tıpkı, yılışma işini Mavi Marmara kurbanlarına “manyak” diyecek kadar abartan Cem Küçük’ün şimdilerde yaltaklandığı ABD ve Batı’yı hedef alan nefret ve tehdit içerikli söylemlerinde olduğu gibi, Erdoğan’ın da tehdit ve söylemleri ile bunların neticesi olan kanlı eylemlerin nasıl bir suç külliyatı oluşturduğunu, emin olun en iyi bir yılışıp bir saldırdıkları muhatapları biliyor.

Erdoğan, Türklere dünyayı dar edecek [Akif Umut Avaz, yazdı]

0
 

Cem Küçük televizyon programında konuşuyor ve açık açık diyor ki;

“Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AKP’nin başına geri döndükten sonra radikal İslamcılarla, Mavi Marmara’daki manyak tiplerleyolunu ayırmalı… Erdoğan bunları iyi yapar… Kafadan İsrail düşmanı, kafadan Batı düşmanı, kafadan her şeye düşman bir tip var, garip garip tipler var…”

Küçük, İsrail’in Filistin ablukasına karşı çıkan radikal İslamcılar ve Mavi Marmara’dakilere ‘manyak tipler’ diyor…

***

Küçük’ün ‘büyük sözleri’ anında tepki çekti.

Akit gazetesi kendisini ‘kripto siyonist’, bazı siyasal İslamcı yazarlar da ‘kripto f..öcü’ olmakla suçladı.

Küçük, Mavi Marmara şehitlerini kast etmediğini sonradan attığı tweet’lerle iddia etse de, ‘manyak tipler’ konusunda geri adım atmadı…

Hatta listesine eski AK Parti Genel Başkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu da ekledi;

‘Davutoğlu’nun ideolojik Batı düşmanı politikası Türkiye’ye zarar vermiştir. Türkiye yeni dönemde çok daha akıllı ve gerçekçi olacaktır…’

Küçük’e göre, Davutoğlu ‘ideolojik batı düşmanı’ ve ‘akılsız ve hayalci’ politikalar izlemiş!

***

Saray’a yakın kalemler ister ‘mühürsüz oylar’ konusunda gündem saptırmak isterse kamuoyunu büyük tasfiyeye hazırlamak için olsun referandum sonrası vites büyüttü.

***

Ömer Turan da referandum sonrası attığı tweet’lerde AK Parti’nin önde gelen isimlerine hakaretler savurup şöyle hedef gösterdi;

‘Kabine değişikliği istiyoruz. Nihat Zeybekçi’nin de içinde bulunduğu 8 bakan görevden alınmalı. Bu ivedilikle hemen bugün yapılmalıdır.’

‘Bu partide Gül-Davutoğlu-Atalay troykasını istemiyoruz. Arınç, Hüseyin Çelik, Sadullah Ergin, Suat Kılıç ve Zeybekçi’yi istemiyoruz. Nokta.’

‘Ahmet Davutoğlu ve başta (Ali) Sarıkaya-Taha Özhan-Hatem (Efe)-Talip (Küçükcan)-(Abdurrahim) Boynukalın-Ertan (Aydın) olmak üzere tüm kadrosu tamamen ve hemen tasfiye edilmeli.’

‘(Bülent) Arınç ve ekibi Manisa’dan silinmez hatta daha ötesi kazınmazsa, AK parti Manisa’yı unutsun. Manisa’da Arınç’a yönelik müthiş bir tepki var.’

‘Almaya gerek yok, zaten 2019’da aday gösterilmez denilerek Kadir Topbaş hemen alınmazsa, AK Parti İstanbul’u ebediyyen unutsun. Tepki çok büyük.’

‘Referandumdan önce f..öcü eski AK partili bakanlar tutuklansaydı, İBB’ye kayyum atansaydı, Şükrü Karatepe alınsaydı, evetler %55’i geçerdi.’

***

Tüm bu tweet ve açıklamalara yönelik ne AK Parti yönetiminden ne de Saray’dan dişe dokunur tek bir tepki gelmedi.

***

‘AK Parti’de büyük operasyon yolda’ başlığıyla 24 Mart’ta bu köşede yayımlanan yazıda, ‘evet’ de çıksa ‘hayır’ da çıksa AK Parti’de ‘siyasi temizlik’ olacağını belirtip, ihtimalleri şöyle sıralamıştım;

 

‘Tek Adam’ın Tek Parti’de tam hâkim olması, parti içi tüm muhalifleri yok edip, tamamen kendisine sadık isimleri göreve getirmesi eşyanın tabiatının gereği…

Tek Adam’ın Tek Parti’de tam hâkimiyet sağlaması, MHP ve HDP’nin yüzde 10 barajının altına itilmesi, CHP’nin bitirilmesi yeni sistemin kaçınılmaz sonucu. 

Tek Adam yönetimleri bağımsız medyaya nasıl tahammül göstermiyorsa, parti içi demokrasiye de, siyasi muhaliflere de tahammül göstermez…

Hedefteki isimler de yaşanacakların farkında ancak ‘kurbanlık koyun’ gibi sıranın kendilerine gelmesini bekliyorlar…

16 Nisan sonrası AK Parti ne zafer sevincini ne de hezimetin hüznünü yaşamaya fırsat bulamayacak.

Dudak ısırtacak gelişmeleri, saç baş yolduracak ‘Keşke zamanında demokrasiyi tahrip etmelerini önlemeye çalışsaydık, hukuksuzluklar ve zulümlere destek olmasaydık’ şeklindeki faidesiz ahu figanları birlikte yaşayıp duyacağız…’

***

‘Evet’ sonrası, kaçınılmaz hesaplaşma yaklaşıyor.

AK Parti ya kurucuları, içinden çıkardığı Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, başbakanlar, bakanlar, genel başkan, genel başkan yardımcıları, belediye başkanları, birçok teşkilat yöneticisi ile yollarını ayıracak ya da ‘manyak tipler’ ile…

Bakalım hangisi tercih edilecek!

REFERANDUM YOK HÜKMÜNDE

 

[Erhan Başyurt, yazdı – @Erhan_Basyurt]

Türkiye, tarihinin en önemli sistem değişikliğini ve en kritik referandumunu maalesef demokrasi ve hukuka uygun tamamlayamadı.

Demokrasilerde, yöneticilerin meşruiyetini sağlayan en temel unsur, ‘eşit, adil ve şeffaf’ seçimle iktidara gelmeleridir.

***

16 Nisan referandumunda YSK’nın kanuna aykırı verdiği ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ kararı nedeniyle sonuçlar şaibeli hale gelmiştir.

2 buçuk milyon mühürsüz oy olduğu iddia ediliyor.

240 kişinin oy kullandığı sandıktan 400 oy çıktığı resmi tutanaklara geçti.

Mühürsüz oyların yoğun kullanıldığı illerde, AK Parti’nin eski oylarına kıyasla ‘evet’ artışı yaşanması şüpheleri güçlendiriyor.

***

AK Parti ve MHP’nin ittifakına, HDP’li eş başkanlar ve vekillerin tutuklanmasına, şehir merkezlerinin operasyonlarla yıkılıp 500 bin kişinin göçe zorlanmasına, Kürtçe şarkının yasaklanıp Kürtçe eğitimin kısıtlanmasına rağmen, Doğu illerinde ‘evet’ artışı da mantıkla izah edilebilir değil…

***

Referandum oylamasının şaibeli hale geldiğini uluslararası gözlemciler ve AGİT de doğruluyor.

AGİT referanduma ilişkin resmi ön raporunda, sandık kurul başkanlarına müdahale edildiğini, YSK’nın 3 üyesinin seçim öncesi hapse atıldığını, fırsat ve propaganda eşitliği olmadığını, iktidarın devlet imkânlarını kullandığını ve seçmen kayıtlarında sorunlar olduğunu kaydediyor.

Daha önemlisi de, YSK’nın son dakikada verdiği ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ kararının kanuna aykırı olduğunu ve hileye kapı araladığını ifade ediyor, AGİT.

***

YSK Başkanı Sadi Güven, benzer kararların daha önceki seçimlerde de verildiği ifade edip, 2004 ve 2009’dan örnekler veriyor.

Doğru, o yıllarda bu tarz kararlar alınmış.

Ancak 2010’da AK Parti kanuni düzenlemeyle mühürsüz oyların sayılmayacağına hükme bağlıyor.

YSK da, 2014’te bu yasaya dayanarak, Bitlis Güroymak, Muş Serinova ve Aydın Buharkent’te seçimleri ‘mühürsüz oy’ itirazlarıyla iptal ediyor.

saibe spot

***

O dönem YSK Başkanı Sadi Güven… İtirazların ikisini de AK Parti yapıyor.

Aradan 3 yıl geçmiş, kanun aynı kanun başkan aynı başkan, itiraz eden de yine AK Parti ve bu kez YSK ‘mühürsüz oylar geçerli’ diyor.

***

2010’da AK Parti’nin çıkardığı yasa maddesi aynıyla yerinde duruyor.

YSK’nın kanun koyma ya da ilga etme yetkisi veya hakkı yok.

Tüm anayasal kurumlar gibi kanunlar çerçevesinde hareket etmek zorunda.

Nitekim YSK, seçmenlere yönelik oy kullanım kılavuzunun en başında ‘mühürsüz oylar kabul edilmez’ diyor…

YSK’nın ‘mühürsüz oylar geçerlidir’ demesinden sadece 2 saat önce Yurt Dışı Oylar Sandık Kurulu ‘mühürsüz oylar kanunen geçersizdir’ diyor.

Aynı seçimde yurt dışı oylar ve yurt içi oylar farklı sayılıyor. YSK’nın son anda aldığı karar keyfi ve hukuksuz…

***

YSK’nın kanunsuz kararı, AGİT’in gözlem raporu, uluslararası gözlemcilerin açıklamaları,  CHP ve HDP’nin belgeli itirazları, Türkiye Barolar Birliği, Oy ve Ötesi’nin açıklamaları seçimin şaibeli olduğunu şüpheye mahal bırakmayacak şekilde somut delilleriyle ortaya koyuyor.

***

YSK’nın kanunsuz karar skandalı az da olsa demokrasiyle yönetilen ve hukukun kısmen de olsa özgür olduğu bir ülkede gerçekleşseydi, kanunsuz kararı keyfi şekilde son dakikada oybirliğiyle alan YSK Başkanı ve üyeleri istifa eder ve referandum mutlaka yenilenirdi.

***saibe spot1

Siyasi baskılar hukukun ve demokrasinin işlemesine izin verir ya da vermez ama gerçek değişmez; seçimler adil ve eşit şartlarda gerçekleşmiş olsa ve başka hiçbir suistimal olmasaydı bile YSK’nın kanunsuz kararı tek başına referandumun tekrarı için yeterlidir ve referandum sonuçları şu haliyle ‘yok’ hükmündedir.

Referandum yenilenmezse, AK Parti ve Erdoğan için 16 Nisan ‘astarı yüzünden pahalı bir Pirus Zaferi’ olacaktır.

Aşırı kutuplaştırılmış bir ülkede şaibeli bir seçimle iktidarda güçlü kalmak ve istikrarlı bir yönetim ortaya koymak neredeyse imkânsızdır.

Uluslararası itibarın ardından ulusal ve uluslararası meşruiyetin de yitirilmesi ‘mağluptur bu yolda kazanan’ sözünün hayata geçirilmesinden başka bir sonuca hizmet etmez…