Trol adaleti

Trol adaleti [Mehmet Yıldız, yazdı]

426
0
PAYLAŞ

‘Cemaat’in medya yapılanmasına operasyon haberleri geçen yılın Temmuz ayında ajanslara düştüğü zaman şüpheli diye adı geçenlerin birçoğu ‘neden, ben ne yaptım ki?’ tepkisini verdi. Ve yine bir çoğu, ‘ben sadece gazetecilik yaptım, aslanlar gibi gider ifademi verir, serbest kalırım’ diyerek kendi ayağıyla gidip teslim oldular. Ve bildiğiniz gibi ifadeye gidenlerin hepsi de tutuklandı.

İstanbul Cumhuriyet Savcılarından Murat Çağlak tarafından hazırlanan iddianame 16 Ocak 2017 tarihinde mahkemeye sunuldu ve kabul edildi. Savcı Çağlak’a göre ortada bir örgüt (!) var ve bu örgütün medya yapılanmasında yer alan gazetecilerin suçu: örgütün işlediği/işleyeceği suçlara karşı ‘toplumda tepkiselliği yok etmek, örgütün hedefindeki kişileri itibarsızlaştırıp etkisiz hale getirmek, devlette kadrolaşmak ve devleti yönetmek amacıyla yazı yazmak, haber yapmak ve tweet atmak!

İddianamede sanık olarak yer alan 29 kişiden tutuklu olan 26’sı, 8 ay sonra ilk defa geçen hafta hakim karşısına çıktı. Yasa gereği, haklarında düzenlenen iddianamenin okunması ve neyle suçlandıklarının yüzlerine karşı anlatılması gerekiyordu. Ama bu ayrıntı atlandı ve okunmuş sayılarak doğrudan savunmalara geçildi. Çünkü OHAL KHK’ları ile iddianame okunması mecburiyeti askıya alınmıştı. Zira büyüklerimizin acelesi var, bir an önce bu davalar bitirilip sanıkların bir daha çıkmamacasına zindana tıkılmaları isteniyordu.

Gazeteci ve yazarlar 5 gün boyunca savunmalarını yaptılar. Elbette ortada bir suç yoktu ama Saray salıverilmelerine izin verecek miydi?

21 KİŞİ TAHLİYE EDİLİNCE…

trol spotİşin doğrusu her şeye rağmen birkaç tahliye bekleniyordu. Duruşmanın son günü, 31 Mart Cuma öğleden sonra duruşma savcısının 13 kişi için tahliye talep ettiği haberi gündeme bomba gibi düştü. Ve karar: 21 kişinin tahliyesine!

O dakikadan sonra yaşananlar bir ibret levhası olarak tarihe geçecek.

Önce iktidarın küçük tetikçisi ‘olamaz.. olabilemez!’ feryatlarıyla sahneye fırladı. Adalet bakanı ve HSYK’ya, ‘Bekir Bozdağ bu akşam HSYK’yı acil toplamalı ve bazı hakimler ile ilgili işlem yapılmalı. Milletin talebi budur’ diyerek ayarı verdi. Tahliye kararını verenlere de tahliye eden her savcı ve hakim meslekten ihraç edilecek. DEVLET’in kesin kararı budur.’ diyerek Devlet adına tehditler savurdu. Ardından Hürriyet’in çakma muhalif gazetecisi İsmail Saymaz sahne aldı. Ahmet Şık, Fetö’den tutuklu iken nasıl olur da Büşra Erdal serbest kalırmış! Ve yediği tokattan sonra kıblesini şaşıran Ahmet Hakan, 21 gazetecinin neyle suçlandığına dahi bakmadan nasıl serbest kalırlar diye ahkam üstüne ahkam kesti.

Ve sonunda… İstanbul Başsavcısı İrfan Fidan devreye girdi. Önce tahliyeler durduruldu. Sonra duruşma savcısı Göksel Turan’ın tahliyelere itiraz etmesi sağlandı. Yalnız bir sorun vardı. Duruşma esnasında 13 sanığın tahliyesi yönünde talepte bulunan savcı Turan’ın 24 saat geçmeden aynı kişilerin tahliyesine nasıl itiraz edecekti. Onun da formülü bulundu. 13 kişi için apar topar yeni bir soruşturma açıldı. Bu soruşturmaya istinaden hepsi hakkında gözaltı kararı alındı. Böylece 31 Mart Cuma günü öğleden sonra tahliye kararı verilen 21 kişinin tamamının tekrar hapse tıkılması sağlanmış oldu.

Ve final: Adalet Bakanı Müsteşarı Kenan İpek sosyal medya hesabından ‘FETÖ/PDY silahlı terör örgütüne karşı TÜRK YARGISININ ve HSYK’nın yürüttüğü mücadele ilk günkü AZİM ve KARARLILIKLA sürdürülecektir.’ mesajını vererek Saray adaletinin namusunu (!) kurtarmış oldu!

TARAFSIZ VE HIZLI… YERSEN!

Şimdi sorarım size: Adaletin bu kadar tarafsız (!) ve hızlı işlediği ikinci bir ülke var mıdır dünya yüzünde? Normal bir ülkede aylarca sürecek bu gelişmelerin hepsi Türkiye’de 12 saat içinde yaşandı. Allah korusun bu gazeteciler mahkeme heyetinin bir anlık gafleti yüzünden serbest kalsalardı, sonrasında atacakları tweet’ler ve yapacakları haberlerle Saray’ın saltanatını yerle bir edebilirlerdi.

Son dakikada uydurulan soruşturma ve gözaltı kararları hakkında hukukçuların görüşü şu: 8 aydır tutuklu olan bu insanlar hakkında başka suç isnadı var idiyse, soruşturma başlatmak için neden tahliye edildikleri gün beklendi?

Uygulanmayan tahliye kararlarına gelince, darbe, sıkıyönetim, DGM, Özel Yetkili Mahkemeler olmak üzere hiçbir dönemde bir mahkemenin kararının yerine getirilmediği görülmemişti. Türkiye bunu ilk defa 25 Nisan 2015’te Hidayet Karaca ve bazı polisler hakkında verilen tahliye kararının uygulanmamasıyla gördü. İlk kez bir mahkeme kararı uygulanmadı ve bir yerlerden verilen emir üzerine gece yarısı apar topar evinden getirilen bir başka hakim tarafından aksi karar aldırıldı. Tahliye kararı veren hakimler de diğerlerine ibret olsun (!) diye o gün bugündür cezaevinde.

Bu yüzden bir teklifim var: Hakimler karar vermeden önce Cem Küçük, Ersoy Dede, Fatih Tezcan, İsmail Saymaz ve Ahmet Hakan gibi gazetecilere sorsunlar böylece onlar da bozulan (!) düzeni Twitter’dan düzeltmeye çalışmamış olurlar! Ya da bu gazetecileri HSYK’nın doğal üyesi yapsınlar, gece gündüz Twitter’dan bizleri mesaja boğan, yetmeyip trol hesaplar üzerinden ayar veren HSYK başkanvekili ve üyeleri, işi bu gazetecilere verip kendi işlerine odaklansınlar.

Tahliye kararı verilen 21 gazeteci artık ‘rehin’

KONUK YAZAR: UMUT KALAYCI

Türkiye hiçbir dönemde tam anlamıyla bir hukuk devleti olmadı. Fakat hukukun bu kadar ayaklar altına alındığı başka bir dönem de görmedi.

Türkiye’de yeni rejimin kurucularının “artık dönülmez bir yola girdikleri” hissinde olduklarının ve hedefe varmak için “gözlerini ne kadar kararttıklarının” son örneği 31 Mart’ta yaşandı. Sadece yazdıkları yazılar nedeniyle, haklarında terör örgütüne üye olma suçlamasıyla tutuklanan ve 8 ay sonra mahkemeye çıkan 21 gazeteci hakkında, mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye kararı verildi.

Tahliye kararlarında normal işleyiş şu şekildedir: Mahkeme tahliye kararının bir örneğini derhal UYAP üzerinden savcılığa gönderir. Savcılık gelen yazıyı hem UYAP üzerinden hem de faksla acil kaydıyla cezaevine gönderir. Cezaevi gelen yazı üzerine tutukluyu derhal salıvermek zorundadır. Mahkemenin tahliye kararı ile sanığın cezaevinden tahliyesi arasındaki süreçte en ufak bir gecikme sorumlular hakkında “görevi kötüye kullanma” ve “hürriyeti tahdit” suçunu oluşturur.

İstanbul 25. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 31 Mart günü öğleden sonra 21 kişinin tahliyesine kararı verildikten sonra, savcılık gece 8 kişinin tahliyesine itiraz etti.

Bir defa bu karar Ceza Muhakemesi Kanunu uyarınca itiraz edilebilecek bir karar değildir. Sadece Sulh Ceza Hakimliğinde verilen tahliye kararlarına itiraz mümkündür. Yargılama sırasında mahkemenin herhangi bir sanık hakkında verdiği tahliye kararı ise kesindir ve itiraz yolu kapalıdır. Ceza Muhakemesi Kanunundaki bu açık düzenlemeye rağmen, 26. Ağır Ceza Mahkemesi gece yarısı toplanarak itirazı inceledi ve 8 kişi hakkında tahliye kararının kaldırılmasına karar verdi.

İKİNCİ HUKUK KATLİ CEZAEVİNDE YAŞANDI

Bu karar verilinceye kadar, hukuken derhal tahliye edilmeleri gereken gazeteciler cezaevinde bekletildi. Hukuk ikinci kez katledildi. Mahkemenin hakimleri yetkileri olmadığı halde verdikleri bu kararla gazeteci olan sanıklara yönelik “hürriyeti tahdit” suçunu işlediler ve işlemeye devam etmekteler. Gazeteciler tahliye oluncaya kadar da bu suç işlenmeye devam edilecektir.

Savcılık tarafından 13 gazeteci hakkında verilen yeni gözaltı kararına gelince: Gazetecilerin tamamı “silahlı terör örgütüne üyelik” suçlamasıyla yargılanmaktadır. İddianın asılsızlığı ayrı bir konudur. Ancak bu suçlamada Gülen Hareketi, 15 Temmuz’da darbe girişiminde bulunduğu iddiasıyla silahlı terör örgütü olarak nitelendirilmektedir. Yani Gülen Hareketine yönelik iddia, bu hareketin “Anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği” ve “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs ettiği”dir.

HAPİSTEKİ GAZETECİ NASIL YİNE DARBEYE TEŞEBBÜS ETSİN?

Gazeteciler hakkında gece yarısı verilen gözaltı kararının gerekçesi basına yansıdığı şekliyle “darbeye teşebbüs”tür. Zaten darbe yapmaya teşebbüs ettiği iddia edilen bir terör örgütüne üyelikle suçlanan ve darbe teşebbüsünden sonra tutuklanan gazetecilerin, iddianameden sonra suç oluşturan başka bir eylemleri yoksa yeni bir suçtan söz edilemez. Çünkü “örgüt üyeliği” temadi eden bir suçtur. Bunun anlamı, iddianame düzenleninceye kadar kişinin gerçekleştirdiği tüm eylemler “tek bir suçu” oluşturur. Bu demektir ki, örgüt üyeliğine dair sanıkların iddianameden önceki tüm eylemleri, şu an mahkemede yargılandıkları suç kapsamında kalır. Savcı yeni bir delil bulmuşsa bunu sanıkların suçlarının ispatına yönelik olarak mahkemeye sunar. Gerekiyorsa, ek bir iddianame düzenleyerek yeni delillerle birlikte mahkemeye gönderir. Ancak aynı suç nedeniyle sanıkları yeniden gözaltına aldırma yetkisi yoktur. Bu şekilde görevini kötüye kullanan bir savcının eylemi de “hürriyeti tahdit” suçunu oluşturmaktadır. Hele bir de, böyle bir gözaltını sanıkların tahliye edildikleri gece yapıyorsa, savcı açıkça suç işliyor demektir.

31 Marttaki olayın teknik yönü bu olmakla birlikte; o gün ne olmuştur da, haklarında tahliye kararı verilenlerin hiçbiri tahliye edilmemiştir? Sorunun cevabı Türk yargısının artık iktidarın elinde muhalifleri sindirmede kullanılan bir sopadan başka bir şey olmadığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Açıkçası mahkeme heyetinin doğrudan bir talimat almadan böyle bir karar verme üstün cesaretini nasıl gösterdiği ciddi bir merak konusudur. Muhtemelen bir an boş bulunarak üzerlerindeki cübbelere bakıp kendilerinin bağımsız olduklarını hayal ederek, gazetecilerin zaten 8 aydır delilsiz tutuklu olduğunu hatırladılar. Ama hayalleri uzun sürmedi.

TROLL PROPAGANDASI ETKİLİ OLDU

İktidarın tetikçisi biri, twitter hesabından “Eğer bu hainler yeniden tutuklanmazsa birileri çok ağır bedel ödeyecek. Bilerek söylüyorum bunu. Yıkılacak ortalık.” “Adı belli FETÖ’cüleri tahliye eden her savcı ve hakim meslekten ihraç edilecek. DEVLET’in kesin kararı budur. Herkes bunu bilsin.” “Adalet Bakanlığımız, HSYK harekete geçti. Hainler salınmayacak Allah’ın izniyle.” şeklinde paylaşımlarda bulundu. Açıkça anlaşıldığı üzere, tahliye kararı verilenler hakkında, savcının gözaltı ve mahkemenin gazetecilerin tutukluluk halinin devamı kararından çok önce iktidar cenahında kararlar verilmişti. Benzer şekilde birçok paylaşım yapıldı sosyal medyada akşam saatlerinde. İktidara yakın hesaplar tarafından açılan #SalıverirsenizAlıveririz, #KriptoHakimler hashtag’leri altında yapılan paylaşımlarda sadece bu tahliyelerle ilgili değil Gülen Hareketi’ne mensup olduğu iddiasıyla cezaevinde bulunanları tahliye etme ihtimali bulunan tüm yargı mensupları tehdit edildi. Sonuçta, 5 bin civarında meslektaşı meslekten atılan/tutuklanan hakim ve savcılar, zaten bir kaç yıldır yapmaya alışık oldukları şeyi bir kez daha yapmakta pek zorlanmadılar, gelen talimatlar doğrultusunda, gazetecilerin hürriyetlerine kavuşmalarını engellediler.

İLK KEZ YAŞANMIYOR

Aslında böylesi bir olay ilk kez yaşanmıyordu Türkiye’de. Yani hem yargı hem iktidar Anayasa ve kanunları uygulamamakta tecrübeliydi. 25 Nisan 2015 tarihinde İstanbul 29. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve 75 kişinin tahliyesine karar verildi. İktidar bu karardan çok rahatsız oldu ve derhal harekete geçti. Karar savcılık tarafından hukuka aykırı olarak cezaevine gönderilmedi ve tahliye kararının infazı fiili olarak engellendi.

Bugün Türk yargısı yasama ve yürütmeyi denetleyen bir erk olma fonksiyonunu çoktan kaybetmiştir. Uluslararası yargı ilkeleri olan bağımsızlık, tarafsızlık, doğruluk, tutarlılık, dürüstlük ve eşitlik gibi ilkeler Türk yargı mensupları için sadece bir rüyadan ibarettir. Mensuplarının üçte biri meslekten atılmış veya tutuklanmış olan bir yargıda, görevine devam edenler elbette kendilerinin ispatlama arayışı içinde olacaktır. Kendisi bağımsız olmayan bir yargının, medya özgürlüğünün güvencesi olmasını beklemek elbette doğru değildir.

MEDYA ÖZGÜRLÜĞÜ YOKTUR…

31 Martta yaşanan olayın bir kez daha gösterdiği yalın gerçek şudur: Türkiye’de medya özgürlüğü yoktur. Medya mensupları hukuka açıkça aykırı bir şekilde tutuklanmaktadır. Medya özgürlüğünün ve diğer hakların güvencesi olması gereken yargının kendisi güvenceye muhtaçtır; bağımsız değildir.

Türkiye’deki durum bu şekilde tespit edildiğinde, iç hukukun kullanılması yoluyla ulaşılacak bir adaletin olmadığı da kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Yerelde adalete ulaşmak mümkün değildir. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımı için uluslararası kurum ve kuruluşların etkin bir şekilde harekete geçmesi gerekmektedir. Bu kapsamda, Türkiye’deki AİHS ile güvence altına alınan hakların korunması kapsamında AİHM’in tarihi bir sorumluluğu bulunmaktadır.

AİHM Türkiye’den gelen başvurularda, Türkiye’deki mevcut durumun hassasiyetini ve ciddiyetini göz önünde bulundurarak, artık Türkiye’de tüketilebilecek etkin bir iç hukuk yolunun bulunmadığını kabul etmelidir.

Medya ve yargı mensuplarının yaptıkları başvuruları öncelikle ele alarak, başvurular hakkında bir an önce karar vermelidir. Mahkemeye yakışan budur. Aksi halde, AİHM kuruluş gayesine aykırı hareket etmiş ve görevinin gereklerini yerine getirmekten kaçınmış olacaktır.

troller spot

AİHM, ‘İç hukuku tüket’ derken, hukuk sahiden tükendi

MEHMET DİNÇ, STRAZBURG’DAN YAZDI

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Türkiye’den gelen taleplere karşılık ‘önce iç hukuku tüketin’ uyarısı yaparken, Türkiye’de iç hukuk gerçekten de ‘tükendi’! 3 yıldır bitkisel hayatta yaşayan yargı, 21 gazetecinin tahliye edildikleri günün gecesinde yeniden gözaltına alınmasıyla son nefesini de verdi. ‘İç hukuku’ canlandırmak için KHK ile kurulması ‘emrolunan’ KHK komisyonu ise bir türlü üye atanamadığı için kurulamadı. AİHM de ‘bana gelme’ deyince, yüz binin üzerindeki mağdurun ne yapacağı merak konusu…

Hükümet, Avrupa Konseyi’nden çıkacak “denetleme sürecine düşme” tehlikesini engellemek için yaptığı OHAL komisyonu manevrasını hala yerine getirmedi. Konsey bunun olmayacağını az çok anlamıştı fakat AİHM’e gelecek ağır dosya yükününün önüne geçmek için ara formül olarak ortaya atıldı. İki taraf için de can simidi oldu. Darbe’nin üzerinden 9 ay geçti, fakat geldiğimiz noktada durum daha karmaşık hal aldı. Hapishanelerde 40 binden fazla insan, işten atılmış yüzbinlerce hakim, savcı, gazeteci, memur, işçi, ev hanımı, yaşlı, kadın çocuk var, mallarına el konulmuş binlerce iş adamı, kapatılan okullar, üniversiteler, dernekler var.

Tüm hukuksuz işlemlere rağmen bu insanlar meşru hukuk dairesinde haklarını arama gayretindeler. Türkiye, Avrupa Birliği kapısında olan, temel insan hakları ve özgürlüklerin en büyük savunucusu, 47 ülkede 820 milyon insana hitap eden Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerinden. Bununla birlikte bir dönem yaptığı demokratikleşme reformlarıyla, Ortadoğu ve İslam coğrafyasına örnek gösterilen bir ülkenin fertlerinin artık haklarını arayacakları bir yargı organı kalmadı. Hakları ihlal edilen insanlar hem Türkiye içinde hem de uluslararası arenada kendi kaderlerine terk edilmiş durumdalar.

Türkiye, AİHM’de tüm zamanları ihlal rekorunu kırıyor

15 Temmuz ‘darbe girişimi’ neticesinde ilan edilen OHAL ile birlikte Türkiye’de yaşanan insan hakları ihlalleri zirve yaptı. AİHM’e ulaşan dosya sayısı tüm zamanların rekorunu kırmaya doğru ilerliyor.  Türkiye’de yargının bağımsızlığı giderek yitirdiği Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi hem de Venedik komisyonu raporlarında açıkça ifade ediliyordu. 15 Temmuz’un ardından on binlerce hakim ve savcı tutuklandı, avukatla iş yapamaz hale geldi, haliyle yargı tamamen AKP boyunduruğu altına girdi. AİHM, üzerine sel gibi gelen dosyaları görmesine rağmen, Türkiye’de iç hukukun tükendiği net olarak gördüğü halde dosyaları iç hukuka yönlendirdi.

AİHM, zaman kazandı kazanmasına ama güven kaybı yaşadı. Avrupa Konseyi genel sekreteri Thorbjorn Jagland’ın Mart ayı sonunda gerçekleştirilen yerel yöneticiler kongresinde sarf ettiği “AİHM ne kadar güçlü olduğunun sınavını veriyor” cümlesi bunu açıkça ifade ediyor. Hükümet ve AİHM, 15 Temmuz’dan Aralık ayına kadar Strazburg’a ulaşan 5300 dosyanın ne ilk ne de son olduğunu görünce OHAL komisyonu adında, çok da anlam verilemeyen bir ara formül bulundu. Komisyon üyelerini adalet bakanlığı seçeceği bir komisyonun Sulh Ceza Hakimlikleri gibi hukuksuz kurumlardan ne farkının olduğu ise hala açıklanabilmiş değil.

7 kişi yüzbinlerce dosyaya ve sadece 2 yıl süreyle bakacak. Nasıl incelenecek, ne kadar sağlıklı kararlar verecek ayrı bir tartışma konusu. Ayrıca buradan çıkacak kararlar nihai kararlar olmayacak. Tekrar yerel mahkemelere, nihayetinde AİHM’e başvuru hakkı saklı. Yani kaplumbağa hızında işleyen yargının önüne en az 2 yıllık bir engel daha koymaktan başka bir amacı görülmüyor. Zaten darbe girişiminin üzerinden 9 ay geçmesine rağmen hala komisyonun kurulamaması da niyeti açıkça gösteriyor.

AİHM zaten sorunlu işliyor

AİHM, 47 ülkenin üye olduğu Avrupa Konseyi’nin yargı organı. Dünya üzerinde bu kadar geniş ağı olan ender yargı organlarından birisi. Fakat işleyişi çok hantal Türkiye’yi ele alalım. Darbe girişimi öncesinde Strazburg’da insan hakları ihlallerine uğradığı gerekçesi ile Türk hükümetine karşı açılmış 10 bine yakın dava bulunuyor. Türkiye’nin yılda ortalama 100 davası açıklanıyor. Darbe sonrası dosyaları hesaba katmadan Türkiye davalarının erimesi ortalama kaç yıl alacak hesaplayın. Bunun üzerine Temmuz’dan Aralık ayına kadar Strazburg’a 5,300 civarında dava ulaştı, daha doğrusu incelemeye hak kazandı. Evrak eksiklileri ve yanlış başvurudan dolayı geri çevrilenler hariç. Bunlar da eklenince AİHM’in bu yapısıyla bu yükün altından kalkması mümkün değil.

Daha önce AİHM Türkiye yargıcı Işıl Karakaş ve Avrupa Konseyi Başkanı Thorbjorn Jagland’ın Türkiye’den gelecek davalarla ilgili endişe izhar eden açıklamaları, şu an realiteye dönüşmüş durumda.

Bir başka sorun: Alınan kararlar uygulanmıyor

AİHM’in tek sorunu ağır dava yükü değil. Aldığı kararların uygulanmaması ayrı bir sorun. Türkiye, AİHM’de doyası en fazla olan ülkeler arasında olmasının yanı sıra, AİHM kararlarını uygulamayan ülkeler arasında da yer alıyor. Türkiye, Rusya, Ukrayna ve Romanya ile birlikte en sorunlu ülkelerden biri.

Avrupa Konseyi’ne üye 47 devlet, imzaladıkları Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gereği, AİHM kararlarını uygulamak zorunda. Kararların uygulanıp uygulanmadığını Bakanlar Komitesi denetliyor. Komite yaptığı son açıklamada 17 devletin kararları uygulama oranını “endişe verici” olarak nitelendirilmişti. Hâlihazırda üye devletlerin uygulamadığı karaların sayısı 11 bine ulaşmış durumda. Rusya, geçtiğimiz 2015 Aralık ayında Meclis’te aldığı kararla, AİHM’nin Rusya ile ilgili kararlarını kendi Anayasa Mahkemesi’nin denetimine açtı.

İngiliz Financial Times gazetesine konuşan Bekir Bozdağ, Türkiye’den yapılan başvurular AİHM tarafından Anayasa Mahkemesi’nden (AYM) geçmeden kabul edilirse büyük hayal kırıklığına uğrayacaklarını söyledi.

Bozdağ, “Kurallara uygun hareket ettikleri sürece AİHM tarafından verilecek kararları bekliyoruz. Fakat eğer mahkeme Türkiye söz konusu olduğunda mevcut kurallara sadık kalmaz ise bu mahkemeye olan güveni sarsar” dedi. AİHM, geçtiğimiz Ocak ayında Türkiye’den yapılan başvuruların sayısını 5363 olarak açıklamıştı.

Anayasa’nın 90. maddesine göre Türkiye AİHM’in kararını uygulamak zorunda

Diğer yandan Anayasa’nın 90/5. maddesi, “Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kânun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiâsı ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7.5.2004-5170/7 md.)Usûlüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kânunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esâs alınır.” ifadeleri yer alıyor.

Yani Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki maddeler, bu sözleşmenin ek protokolleri ile bu sözleşmeyi verdiği karârlar ile yorumlayan, içtihât yaratan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar, Anayasa’da yapılan değişiklikten sonra, Kanun hükmündde kabul ediliyor. Hatta ulusal yasalarla aralarında bir çelişki varsa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi hükümleri uygulanır.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ Financial Times’ın, Türkiye’deki adli süreçlerde temel hakların ihlaline ilişkin olarak, gazeteci ve yazar Ahmet Altan ile ilgili yaptığı haber bağlamında sorularını yanıtladı.

‘İç hukuk koşulu’ nasıl yorumlanacak?

Haberde, 200 gündür cezaevinde olan Ahmet Altan’ın örneği üzerinden, OHAL koşullarındaki hukuk ihlallari konusunda Türkiye ve AİHM’i karşı karşıya getiren durum işleniyor. Financial Times’a göre sorunun temelinde bir Türkiye vatandaşının AİHM’e başvurmadan önce “iç hukuk yollarını tüketmesi gerekir” koşulunun nasıl yorumlanacağı yatıyor.

Ahmet Altan’ın avukatları 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) itirazları incelemekten kaçındığını bu durumda AİHM’in iç hukuk yollarının tüketildiğini kabul ederek başvuruya bakmasını istedi.

5 ayı aşan yargısız tutukluluk

Financial Times’taki habere göre, Anayasa Mahkemesi’nde 100 bine yakın başvuruyu bekliyor ama Ankara, AYM’nden geçmemiş kararların AİHM tarafından kabul edilmesinin kuralların çiğnenmesi anlamına geleceğini vurguluyor.Gazeteye konuşan Ahmet Altan’ın avukatı Veysel Ok ise bu görüşe karşı çıktı.Ok, “Türk yargısı müvekkillerimiz için etkili ve hızlı bir yargı süreci sunamamaktadır. Müvekkillerimiz beş ayı aşkın süredir yazdıkları yazılar ve söyledikleri sözler dışında hiç bir kanıta dayanmayan bir soruşturma kapsamında cezaevinde tutuluyor” dedi.

Financial Times, Altan’ın yalnız olmadığını darbe girişimi sonrasında benzer şekilde tutuklanan onbinlerce kişinin hala mahkemeye çıkarılmayı beklediklerini yazdı.

AİHM hızlı ele alacak

Gazete bunlardan Ahmet Altan, HDP lideri Selahattin Demirtaş gibi bazı tutukluların avukatlarının AİHM’e başvurarak, “iç hukuk yollarının tüketilmiş sayılmasını” istediklerini aktardı.

15 Temmuz’dan sonra yaşanan hukuksuzluklara karşı, hükümetin Avrupa Konseyi’nden (AK) gelen eleştirilere engellemek için kurmayı taahhüt ettiği OHAL Komison’u Temmuz ayına kaldı. Ocak’ta yürürlüğe giren ve bir ay içinde kurulması gereken komisyon kasıtlı olarak bir türlü kurulmuyor. Bu duruma tepki gösteren AK Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland, AİHM’deki on binlerce başvuruyu anımsatarak “Türkiye etkin mekanizmayı derhal harekete geçirmezse AİHM bu davalara bakmak zorunda kalır” mesajı verdi.

Hükümet, Türkiye’nin kuruluşundan bu yana üyesi olduğu Avrupa Konseyi’ne (AK) verdiği sözü tutmakta ayak diriyor. Hükümet, ocak ayından bu yana “bir ay içerisinde kurulacak” dediği OHAL Komisyonu için şimdi de “darbenin yıldönümüne” yetiştirme hedefinde. Adalet Bakanı Bozdağ’ın da Strazburg’daki temaslarında sürecin zaman aldığını belirterek “yaz aylarına yetiştirmeye çalışıyoruz” dediği öğrenildi. Hükümetin bu tutumu sürdürmesi halinde ise AİHM’nin başvuruları incelemeye başlayacağını Avrupa Konseyi Genel Sekreteri Jagland hem Bozdağ’a hem de Ankara’ya iletmişti. Türkiye, haksız tutuklamalar ve OHAL’i referandum sonrasında insan hakları ve demokrasi standartlarında küme düşmemek için elinde koz olarak tutuyor.

Cumhuriyet’in haberine göre, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) 2004 yılında, Türkiye’yi “denetim sürecinden” çıkararak “denetim sonrası sürece” almıştı. Ancak AKPM, temel insan haklarına 15 Temmuz’un ardından getirdiği kısıtlamalar nedeniyle Ocak 2017’de Türkiye’nin yeniden denetleme sürecine alınmasına dair kritik bir oylamaya ev sahipliği yaptı.

Hükümet, son anda sunduğu bir teklifle bir ay içerisinde Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’nu kurma sözü verdi ve bunun da kararnamesini son anda yayımlayarak kritik oylamayı erteledi. KHK ile ilan edilen ve yüz binlerce mağdurun beklediği Komisyon için Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın geçen ay Strazburg’daki temasları sırasında “Komisyon’a hâkimlerin ve uzmanların seçilmesi çok titiz çalışma gerektiriyor ve zaman alıyor. Yaz aylarına kadar yetiştirmeyi umut ediyoruz” mesajı verdiği öğrenildi.

Bozdağ’ın bu sözlerine ise AK Genel Sekreteri Thorbjorn Jagland ise AİHM’ye yapılan on binlerce başvuruyu anımsatarak “Türkiye etkin bir mekanizmayı derhal harekete geçirmezse AİHM bu davalara bakmak zorunda kalır. Tutuklu gazeteciler ve milletvekillerinden başlayarak hızla harekete geçilmeli” mesajı verdi.

OHAL koz oldu

Türkiye’nin ocak ayında Komisyon kurma sözüyle ertellettiği “denetleme” sürecine dair oylama 23 Nisan’da yapılacak AKPM oturumunda yeniden gündeme gelecek. Hükümetin, referandum sonucuna göre bu oturum için olasılık hazırlıklarını da sürdürdüğü öğrenildi. Referandumun hemen ardından, hükümetin denetim sürecine girmemek için aylardır hapiste tutulan gazetecilerin, siyasilerin bırakılması, OHAL sürecinin uzatılmaması gibi seçenekleri koz olarak kullanabileceği belirtildi.

İtiraz mekanizması

OHAL kapsamında çıkarılan KHK’lerle ihraç edilen ya da açığa alınan 118 bin 621 kişi aklanmayı bekliyor. Başbakanlık, 24 Temmuz 2016’da tüm OHAL işlemlerinin yanı sıra, ihraç ve açığa alma şikâyetlerinin de incelenmesi için OHAL Koordinasyon Kurulu oluşturdu. Ancak bu kurulun etkisiz kalması üzerine AK, AİHM’ye gelen başvurular nedeniyle Ankara’dan tedbir almasını istedi. Bunun üzerine hükümet, 23 Ocak’ta yayımladığı bir KHK ile mağduriyetlerin giderilmesi için Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu’nu kurdu. Bu komisyonun, OHAL Koordinasyon Kurulu’ndan farkı, alacağı kararların, iç hukuk sisteminde bir yerinin olması, itiraz mekanizmasının da oluşturulmasıydı. KHK’ye göre komisyonun üyelerinin 23 Şubat’a kadar belirlenmesi gerekiyor

aihm duruşma spot