Beş yıllık hikâye veya arınma süreci…

Beş yıllık hikâye veya arınma süreci… [Veysel Ayhan]

585
0
PAYLAŞ

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Yaklaşık 5 yıl önce… Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş, gecenin bir vakti Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti.

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir cuma gecesi daha bir araya gelmişti. Yıl 2017, ay Şubat’ların en soğuğuydu.

Zemzem: – Bana en garip gelen ise yapılan zulümlere suskunluk. Milyonlarca insana zulmediliyor, işkence yapılıyor, en dindar geçinenler suspus.

İbrahim: -Efendimiz’e (sav) “Cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca : “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir” diyor. Daha ötesi ise “Hakkı söylemekten sakınan dilsiz şeytandır” hadisi. Hatırlayalım Hz. İbrahim (as) ateşe atılırken tek başınaydı. Tek bir insan çıkıp da bu zulme “Dur!” dememişti. Her şey o kadar benzer ki…

Safa: – Ama bu sessiz kalan kitle müminlerden oluşuyor.

KABEYİ YIKMA YOLU

İbrahim: –  Onlar da tehlike altında. Hayvanlar kimin peşinde olduğundan sorgulamaz ama insan, peşine düştüğünün kim olduğundan sorgulanır. Korkutucu bir hadis daha var. Kime işaret eder bilmem:

“Bir ordu Kâbe’ye saldırmak üzere yola çıkacak; bir çöle geldiklerinde baştan sona bütün ordu yere batacaktır.

Hz. Âişe der ki, Yâ Resûlallah, onların arasında ticaret için yola çıkanlar ve kötü niyetli olmayanlar varken niçin hepsi birden yere batacaktır? diye sordum.

Rasûlullah (sav): – Hepsi birden yere batacak, âhirette yeniden diriltilip niyetlerine göre hesaba çekileceklerdir, buyurdu.”

Esved: – Aa… bu demin Pırlanta’da okuduğunuz ikazda da vardı: “Kâbe yolcusu olduğu halde Kâbe’yi yıkmaya gidenlerle saf tutanlar olabilir.” Zulmü destekleyenler veya sessiz kalanlar en azından Haşre kadar beraberler yani…

Zemzem: – E.. sen eline çakı almamış komşuna ‘terörist’ muamelesi yaparsan, hırsızın biri dedi diye çocuğunu güvenerek teslim ettiğin öğretmene ‘hain’, ‘darbeci’ dersen, zalimlerle saf tutarsan olacağı bu…

AK SAKALLI YAŞLI AMCA

İbrahim: – Ayet de var: “Bir de sakın zulmedenlere meyletmeyin, sempati duymayın. Yoksa size ateş dokunur.”

Mültezem: – Kimsenin garantisi yok.

– Geçen baktım Harem’in uzak bir kenarında birkaç kişi toplanmış zemzem içip, sohbet ediyor. Sakalı bembeyaz bir hacı ile genç bir arkadaş münakaşa ediyor. Sakallı yaşlı amca şunları diyor. “Sizler gavurların ajanısınız, onlara çalışıyorsunuz.” Genç, “Amca biz müslümanız, nereden çıkarıyorsun bunları, delilin var mı diyor.”

Sakallı amca “Gazetelerde yazıyor ya, okumuyor musun?” “Falanı da siz öldürmüşsünüz, filanı da siz öldürmüşsünüz, darbe yapmışsınız…” diye sayıyor. Genç “Amca ben hayatımda sivrisinek bile öldürmedim, darbe falan da yapmadım.” diyor.

LANET OLSUN BUNLARI YAZANLARA VE İNANANLARA

Genç sordu “Terörist diyorsun, onlardan olan bir yakının var mı? Yaşlı “Var, yeğenim” dedi. Genç “Peki onun bir teröristliğini gördün mü? deyince  yaşlı “Hayır o masumdu ama diğerleri var ya diğerleri, onlar kafir.” dedi. Genç “Amca bizim hepimiz aynıyız. Bak hacca geldim. Bak namaz kılıyorum. Niye her okuduğuna inanıyorsun” dedi. Sakallı, durmadı “Sizin okullarınızda fuhuş var. Kız öğrencileri abilerinize ikinci eş yapıyormuşsunuz…” dedi. Genç, “Lanet olsun bunları yazanlara ve sizin gibi inananlara” deyip ayrıldı.

İbrahim: – Bu ak sakallı yaşlı adam evinden camiye, camiden eve giden bir insan. Milyonlarca masum insana atılmış iftiralara inanmış ve her mahfilde gıybet ediyor. Sizce akıbeti nasıl olur?

Esved: – İşte Allah’ın adaleti bu. Farklı mekanlarda farklı sorularla ama mutlak adil bir imtihan. Cami bahçesindekini de imtihan ediyor; Kilise veya Sinagog avlusundakini de. Kimsenin imtiyazı yok. Kimin nerede kazanacağını Allah bilir. Herkes kendi akibetinden korkmalı.

DÜŞMANLARINA MASKARA OLMAK

Safa: – Benim aklım şu eleştiride kaldı. “Zannediyorlar ki tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim ve yataklarındaki atlaslarla, beyan ve düşüncelerine ağırlık kazandıracak ve öbür kıyıdakilere sempatik görünecekler! Bilmiyorlar ki bu hâlleri ile düşmanları karşısında, daha çok maskara oluyorlar.”

– Öbür kıyıdakiler ne demek? Bu, neyin eleştirisi?

İbrahim: – Önce bir hadis okuyayım: “Ey Ali, senin elinle bir kişinin hidayete ermesi, yeryüzünde bulunan ve güneşin üzerine doğduğu her şeyden, -başka bir rivayette- vadi dolusu koyun ve develerden daha hayırlıdır.”

– Bu, şu demek. Bir “emri bi’l maruf, nehyi ani’l münker” sevdalısı için terazinin bir yanına bir insanın hidayetini diğer yanına sarayları, dev binaları, plazaları koysanız tereddüt etmeden ilkini tercih eder. Çünkü “güneşin üzerine doğduğu her şey” fanidir, hidayet ve Allah rızası ise bakidir.

TEBLİĞİ ‘ARAÇ’ YAPMAMAK

– Şimdi bir hizmet eri insanlara dini, imanı anlatmayı tâli hale getirmiş;  mekanları, kompleksleri putlaştırmışsa bununla imtihan olur. “tavanlarındaki boya, zeminlerindeki cilâ, masalarındaki ibrişim”i gaye-i hayal haline getirmişse bunlarla imtihan olur.

Ne olur? Elinden alınır. Ben, kan ter içinde çalışan amele ve işçileri, çöp toplayan garibanları ihmal etmişsem hak ve hakikati sürekli sanadid ve ağniyaya anlatıyorsam amelimin tersiyle muamele görürüm. Çünkü tebliğimi amaç değil araç haline getiriyorum, bir şeyler tesis etmeye vesile ediyorum demektir.

Zemzem: – Semerenin ne olduğunu tespitte problem var o zaman.

İbrahim: –  Evet. Dünya bina üstüne bina yapmanın müessese üstüne müessese kurmanın asıl amaç olduğu bir yer değildir. Asli gaye, ila-yı kelimetullah için gayret etmektir. Kutsal olan sadece niyet ve gayrettir. Bu niyetle adım atarsınız, müessese kurarsınız. Ve bitirince de her şeyi ‘Sahibine’ teslim edersiniz. “Bu açıdan da iradî şekilde yapıp etmek, sonra da arkaya dönüp bakmadan çekip gitmektir esas olan. Semeresini ille ben dereceğim.. mükafatını göreceğim.. yapacağım şeyden dolayı alkış toplayacağım.. takdire mazhar olacağım.. yâd-ı cemil olarak anılacağım!.. demeden, hiç o türlü taleplerde bulunmadan vazifeni sırf Allah rızası için yap!..”

BİRİ MALIMI GASBEDERSE

– Sonrası size düşen yaptığınızı unutmak. Yapılanlar yapılmış sahibine teslim edilmiştir. O dilerse yıkar dilerse iade eder. Yapılanlara takılıp kalmak ihlassızlığı ifade eder.

Safa: – Şahsi mülkünü kaybetmek…

İbrahim: – Ben fakirliğime rağmen sebep olduğum her zayii tazmin etmeye çalışırım. Benim yüzümden birinin bardağı kırılsa parasını öderim. Benim yüzünden birinin kolu kırılsa ve hastane sahibi isem her şeyimi onun emrine tahsis ederim. Şimdi bu insanlara saldıranlar onlara Allah rızası için yaptıkları hizmetten dolayı saldırıyorlar. O sebeple el koyuyorlar.  Allah, dilerse dünyada değilse ahirette binlerce katıyla tazmin eder. Gasıplara mallarını kaptıranlar ahirette karşılığının ne olduğunu şimdiden öğrenseler başlarını şükür secdesinden kaldırmazlar.

Safa: – Bir de sevinsinler mi yani?

İbrahim: – Düşün ki malını veya fabrikanı yüz katına sigorta ettirdin. Sonra yandı veya haydutlar el koydu. Ne yaparsın? Ben şahsen sevinirim. Allah’a teslim olmuş, onun yoluna baş koymuş bir insanın canı da malı da sigorta altındadır.

– Bir de Allah hatırı için işkence görmenin, zindanlara düşmenin -teşbihte hata olmasın- tazminini düşün.

Zemzem: – Bir başka takıntı da “E… şimdi ne olacak? Falanlar hakkımızda şunları düşünüyor, filanlar şunu düşünüyor. Dünya âlem şimdi ne diyecek?”

Mültezem: – Bediüzzaman Hazretleri tam bunu diyor: “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.”

KİME İMAN ETTİNİZ

Zemzem: – Bu dönemin en önemli test sorusu bu. Kimin için koştunuz? Kitle psikolojisinin peşine takılıp mı hizmet kervanına katıldınız? Başınızdaki zata mı iman ettiniz? Yoksa Allah’a inandığınız için mi hizmet yolundasınız? Yani sırtınızı nereye dayıyorsunuz? Önemli olan bu soruları aşmak.

İbrahim: – Tevhid-i kıble etmeyen diğer kıblelerle imtihan olur. İmanında zafiyet varsa yıkılır. Önemli olan Allah’a tam bir iman. Tüm şüpheler, tereddütler, fasit dairelerde bocalamalar, ümitsizlik cenderesi bunun eseri. “İnanan insan ümitlidir ve ümidi de inancı nispetindedir.”

Safa: – Hizmetten ümidini kesme de var.

İbrahim: – Allah’a tam inanmak önemli. O dilerse ve hikmeti iktiza ederse “kış”ı bitirir, dilerse kışın içinde bahar halk eder. Kıştan baharı, yazdan kışı çıkarır. “Ölüden diriyi çıkarır, diriden ölüyü”. Yeter ki dilesin. Bizim için önemli olan O’nun hoşnutluğu. Mevkuteler kin ve nefret kusmuş, iftiralar atmış milyonlar da buna inanmış…

– Ne iftiraların, ne de aleyhte düşünen milyonların bir önemi yok. Allah bizimle olduktan sonra Hz. İbrahim gibi ateşe atılsak ateş dokunmaz. Yeter ki üzerlerine bahar bina edilecek insanlar o kıvama gelsin.

Safa: – Bu çekilenlerle o kıvama gelinmedi mi?

İbrahim: – Bilmiyorum. Kur’an da kıvamı hep vurguluyor. “Îmân edenlerin, Allah’ın zikrine ve Hakk’tan inene (Kur’ân’a) karşı kalblerinin (korku ve) yumuşama zamanı hâlâ gelmedi mi?” O zaman geldiyse mesele bitmiştir.

Safa: – Peki, Gayretullah’ın tecelli anı?

HER FİRAVUN’UN BİR SİNEKLİK CANI VARDIR

İbrahim: – Tarihte hiçbir kitle bu kadar külli miktarda kul hakkına girmemiştir, beddua almamıştır. Emsalsiz bir fatura asılı boyunlarında. Vakti geldiğinde…

– Vakti geldiğinde her Firavun’un bir sineklik canı vardır. Allah, kudretiyle bir sinekle bin Firavun’u da yıkabilir. Bir serçe ile binlerce akbabayı yere serebilir. Ama kaderin mantığını çözemeyince “Akbabalar niye hala uçuşuyor, neden leş kargaları tepemizde” deriz. Bunu demek, kadere taş atmaktır. Ve “kadere taş atan başını örse vurur kırar.”

– Rububiyet-i İlahi külliyetle, milyonlarca insanda birden tecelli ediyor. Gayretullah o tecelliyi kesmez. Tehir eder. Bir başka dönemde yapanları o an yerin dibine batıracak seyyiat şimdilik cevapsız kalıyor. Yapanlar azgınlaşıyor ama “esfeli safilin”de derinleşiyor.

Esved: – Kaderi sorgulamak değil de işin sonu nasıl görünüyor?

HİTAMIN HİTAMI

Zemzem: – Gaybı Allah bilir. Zannımca işin sonu yaklaştı. Beş yıl öncesinin iman, dua ve çile birikimini veya enerjisini bugünle karşılaştırırsam hizmet yüze katlanmış diyebilirim. Bina, taş toprak gitsin önemli değil. İnsanın kalitesi ve Allah’a kurbiyeti önemli. Önemli olan keyfiyet. Çekilen çilelerle on binlere velayet yolu açıldı.

İbrahim: – Netice olarak Allah’ın zâlim eliyle kurguladığı bu süreçten sahabinin ardında saf tutacak, tabiinle diz dize oturacak bir kitle çıkıyor. Bunlar karşılıksız olmuyor. Bedelsiz bahar gelmiyor. Eşyanın tabiatı bu. Değiştiremez, değiştiremeyiz.

–  Peygamberlerin en ekmeli, varlık sürecinin nihayetinde geldi. Hatemu’l-Enbiya oldu. Şimdi hitamın, hitam kısmındayız. Beklediğimiz bahar belki de Efendimiz sonrası bugüne kadar gelmiş baharların bütününü ihtiva edecek.

Mültezem: – İzninizle Pırlanta’dan bir paragrafla bu geceyi kapatalım.

İbrahim: – Estagfirullah buyur!

Mültezem: – “Toprağın sızıntıya, tohumun rüşeyme, balığın mercana ve yılanın zehre gebe olduğu bir bahar daha idrâk ediyoruz. Bakalım kimler bahardan yana, kimler de kıştan yana çıkacak? Kimler kelepir kovalayacak, kimler mercan avlamak için en derin noktaları kollayacak?

Kimler bir muhâlif rüzgârla harman gibi savrulan mala mülke mağrur olacak ve kimler hem kendini hem de dünyaları aşarak sonsuzluğa erecek? Kimler dünyanın değiştiriciliği karşısında bal mumu gibi eriyecek ve kimler bu devvâr-u gaddarın dönüşünü değiştirecek…

Haydi, gün ola devran ola!..”

Ayrılmak için yerlerinden kalktıklarında teheccüd ezanı başlamıştı. Bir daha ne zaman görüşeceklerini Allah bilirdi.

Her gün milyonlarca Müslümandan oluşan kalabalıklar büyük bir izdihamla Kabe’yi tavaf ediyordu ama İbrahim oldukça üzgündü.

İbrahim: – Hac, âlem-i İslam’ın boy aynası. Gördüklerimiz çok feci.

Zemzem: – Hayrola ne gördün ki?

İbrahim: – Milyonlarca tavaf eden var ama hakiki tavaf eden 100 kişiyi geçmez. Akıllar başka yerde, gözler başka alemde… Batını ayrı felaket, zahiri ayrı… Yüz binlerce evsiz yol boylarında… Tüm şehir diz boyu çöp denizi. Maddi ve manevi bitmişlik…

Mültezem: – Beni üzen ise yaptıkları dualar oldu. Çoğunun duası dünyaya ait. Kendine dünyalık, çoluk çocuğuna ev, iş, mal, mülk… İslam’ın ve Müslümanların kurtuluşu için dua edip göz yaşı dökene -vardır ama- ben rastlamadım. Kendi manevi kurtuluşu için bile ağlayan tövbe eden nadir.

Safa: – Ama ben çok ağlayanlar gördüm?

Mültezem: – Hele benim yanımda dua edenler… Onların ağlamaları beni ağlattı. Maddi ve manevi bitmişliğe ağlayan yok.

Esved: – İslam aleminin harabeye dönüşüne, milyonlarca evsiz, barksıza ve yetime ağlayan yok. Binlerce bedevi, haydut ve vahşinin Allah’ın adını bayrağına yazıp kan dökmesine, Müslümanların adını lekelemesine ağlayan yok.

Safa: – Peki ne olacak? Kıyamet saati mi geldi?

ONLAR HENÜZ GELMEDİLER GELECEKLER

İbrahim: – Yaklaştı ama gelmedi. Efendimiz’in (sav) müjdeleri var. Arz ve sema onu bekliyor.

Zemzem: – Nasıl müjdeler?

İbrahim (Rahlesinden bir hadis kitabı alıp büyük bir tazimle okumaya başladı):

– “Bir gün Allah Rasulü (sav) cennet koridoru diyebileceğimiz Baki kabristanına gidip orada medfun bulunan kutlu insanları ziyaret ettti, ‘Selam size ey Mü’minler diyarının sakinleri! İnşaAllah bir gün biz de size katılacağız.’ dedi. Daha sonra ‘Kardeşlerimi görmeyi çok arzu ederdim.’ deyince bunun üzerine ashab-ı kiram, ‘Ya ResulAllah, biz Senin kardeşlerin değil miyiz?’ diye sordu. Efendimiz (sav) ‘Siz benim ashabımsınız; kardeşlerim henüz gelmediler; onlar sonra gelecekler.’ cevabını verdi.” Kitabı kapatıp devam etti:

-İşte Efendimiz’in “kardeşleri”ni bekliyoruz. Bakalım ne zaman yeryüzünü teşrif edecekler.

EN BÜYÜK DECCAL

Esved: – Bir de Deccal hadisi var: “Hz. Âdem’den kıyamet kopuncaya kadar Deccal’dan daha büyük bir fitne yoktur.” Gelip gitti mi, yoksa gelecek mi?

Safa: – Efendimizin (sav) bir rüyası da vardı sanırım. Deccal’ı tavaf ederken gördüğü. Kendini dindar göstereceğine dair…

İbrahim: – Bilmiyoruz. Deccal bizi ilgilendirmez. Adını anıp meclisi kirletmeyelim. Deccali aramak kimseye bir şey kazandırmaz. Ama en büyük Deccal insanın nefsidir ve dizi dibinden ayrılmaz.

Bizi ilgilendiren ve gözümüzün yolda olduğu kimseler ‘ahir zaman garipleri.’

Zemzem: – Onlar da mı kıyamet öncesi?

İbrahim: – Evet, “Din garip başladı, garip başladığı gibi garipliği geri gelecektir. Gariplere müjdeler olsun.” Efendimiz’e(sav) soruyorlar “Kimdir o garipler ey Allah’ın elçisi?” Cevaben buyuruyor: “İnsanlar bozuldukça düzeltmeye çalışanlardır.” Çok zor, bir o kadar renkli günler geliyor. Beklemeye değecek.

Zemzem: – Ben büsbütün ümitsiz değilim. Dünyanın her yanına gidiyor her soluğa ulaşıyorum. Her mecrada ümit arıyorum. Sizin kadar mükedder değilim. Buralara pek gelemeseler de hayatlarını Rıza-yı İlahiye kilitlemiş yüz binler hatta milyonlar var. (İbrahim’e döndü):

– Onlar olmasın?

HENÜZ ÇOK TOYLAR

İbrahim: – Olabilir ama  gördüklerinin sahabe donanımı var mı?

Zemzem: – Sahabe kadar nasıl olsun mümkün değil. Ama yeryüzünün her yerine dağılmışlar. Dertleri sadece ila-yı kelimetullah?

İbrahim: – Sahabe Müslüman oldu. Korkunç çilelerle imtihan verdi. Binlerce çilekeş, yüz binlerce gönül, göz yaşıyla göklere doğru çağlayanlar kurdu, çağladı. O günden bugüne açan her çiçek, boy atan her fidan o çile ve duanın neticesi. Her hidayet meyvesi Efendimiz’in (sav) ve ashabının çektiği çilenin semeresi.

Ama senin gördüklerin sanırım daha çok toy.

Esved: – Sahabi gibisi gelmez ki ama…

İbrahim: – Gelmez doğru ama onların ardında saf tutacak birileri gelmeli… Hadiste var.

Zemzem: – İşin içine sahabe girince bayağı eksik çıkıyor.

Eksikleri görebildiğim kadarıyla… Her birinin ruh heykelinde iki büyük rükün eksik. Maden tamam ama…

ÇİLE SÜRECİNİN ÖN İKRAMİYESİ

İbrahim: – Maden topraktan çıktığıyla olmaz ki! Ateşten potalarda arınması lazım. Adetulahtır. Maddi ve manevi her maden ham olarak dünyaya gelir. Altınsa potalardan geçer. İsten pastan; kirden topraktan arınır. İnsanın madeni ne kadar altın ise o kadar ağır arıtmaya tutulur.

Zemzem: – Yani büyük bir arınma süreci mi lazım?

İbrahim: – Evet.

Zemzem: – Ama daha şimdiden büyük muvafakiyetler elde etmişler gibi. Neşet ettikleri ülkede hemen herkese hak ve hakikati anlatmışlar. Bilmeyen yok. Sonra dünyaya yayılmışlar. Bu başarılar için çile gerekmiyor muydu?

İbrahim: – Gerekiyor. Nispeten çekilmiştir ama kanaatim o ki bu peşin muvaffakiyetler dahi istikbalde çekecekleri çilelerin ön ikramiyesi olarak verilmiştir.

Zemzem: – Hımm. O zaman Allah yardımcıları olsun.

HAKİKATIN SAĞLAMASI İKİDİR

Esved: – İki ana rükünleri eksik diyordunuz?

İbrahim: – Biri çekmeleri gereken ağır çile ve imtihanlar. Zaten bunlar eğer Efendimiz’in müjdelediği “kardeşleri” değilse çektikleri bundan ibaret olur. Bir elleri yağda bir elleri balda güzel güzel hizmet ederler. El üstünde tutulurlar. Başları ağrımaz; ne muhaceret yaşarlar ne de mağduriyet. Evde sefa, devlette ikbal bulurlar.

Zemzem: – Şimdi öyle gibi.

İbrahim: – Hakikatin sağlaması ikidir. Bir: Kur’an ve sünnete iltizam ve iman. İki: Doğruluklarının gökten teyit edilmesi.

Safa: – Teyidi ne demek?

İbrahim: -Allah’ın üzerlerine musibet ve imtihan yağdırması. Yani Allah’tan razı oldukları iddialarının teste tabi tutulması.

Zemzem: – Kazanmanın alameti ne?

İbrahim: – Bir yandan çile çeker, acele etmeden sabrederler. Diğer yandan sabırlarına mükafat olarak ‘Sizden razıyım.’ hitabını vicdanlarında duyarak sevinç gözyaşı dökerler. Alamet bu. Tabi bu günlere daha çok var. Evet ne diyordum. (Zemzem’e döner) Gece hayatları nasıl?

Zemzem: – Teheccüd kılanlar var. Az değil.

İbrahim: – Ama ıstırapla iki büklüm olarak mı?

Zemzem: – Onlar az.

İbrahim: – Asli eksiklik bu.

ARADA MAALESEF UÇURUM VAR

Zemzem: – Ekseriyet itibariyle başlarındaki zatla aralarında maalesef uçurum var.

İbrahim: – O kapanmazsa zaten bunlar “onlar” değildir.

Mültezem: – Nasıl uçurum?

Zemzem: – Şöyle diyeyim. Askeri erkan gibi. Mesela başta müşir var. Ama nefere kadar ferikler lazım. Mirlivalar lazım. Miralaylar lazım… Müşir ayrı vadide nefer ayrı vadide olmaz ki! Mirlivalar, nefer kadar evrad okuyarak ayakta duramaz ki… Müşir, ellerini kaldırmış her gece göklere doğru çağlarken neferler patikalarda keçiboynuzu toplamaz ki!

Mültezem: – Evet çok doğru. Allah’ın rahmeti Cemaate gelecekse sadece imamın Allah’a kurbiyeti yetmez. Cemaat ve imamın aynı kumaştan olması lazım. Kalite bütünlüğü lazım.

Patiska entari üstünde müşir rütbesi olur mu?

İbrahim: – Olmaz. Tavan yetmez. Tabanın kumaşı sağlam olacak. Atlas olmalı, ipekten olmalı, kadife olmalı, altın alaşımlı seraser olmalı. Patiska o ağır rütbeleri kaldırmaz.

NİYETLERİ TEMİZ, ÖZLERİ DURU AMA…

Mültezem: – Dokunacak ipliklerin seyrek değil sık dizilmesi lazım. Geceler boyu mekik dokumak lazım…

Esved: –  Bu işler pahalıya mal olacak o halde!

İbrahim: – Dediğim gibi bunlar Efendimizin (sav) kardeşleri iseler çile dönemleri daha başlamadı.

Esved: – Eksiklik dua dediniz başka…

Zemzem: – Aslında niyetleri, fevklade temiz; özleri, olağanüstü duru ama lağviyat çok. Sohbeti canan yetersiz. Siyasiyat, boş lakırdı, gıybet… var maalesef.

İbrahim: – Namazları nasıl?

Zemzem: – Gıybet olmasın ama bazıları namazların vaktini bir sonraki ezanla belirliyor.

YARIM KALMIŞ AMELİYATA KOŞMAK

Safa: -Nasıl, anlamadım.?

Zemzem: – Bir kısmı mesela öğleyi kılacaksa ikindi ezanını gözetliyor. Akşamı kılacaksa “Yatsı kaçtaydı” diye bakıyor. Yani geciktiriyor, geciktirince de tabii olarak geçiştiriyor.

İbrahim: – O zaman tesbihat da yapamazlar doğru düzgün.

Zemzem: – Evet selam verir vermez fırlıyorlar, dağılıyorlar. Yarım kalmış ameliyata koşan cerrah gibi. Halbuki masada olan kendileri. Kendi ameliyatları yarım kalıyor. Günaha girmeyeyim. Tesbihatı hakkıyla yapanları tenzih ederim.

İbrahim: – Bediüzzaman rükünleri basitçe sıralamış. “ittibâ-ı sünnet; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmek. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmak.”

Safa: – Sade ama altın bir formül. “Bilhassa tâdil-i erkân”

İbrahim: – Kaldı ki tesbihat bile namaz ciddiyeti ister. Abdullah b. Mübarek’in güzel bir sözü var: “Edepli davranmakta gevşeklik gösteren kimse, sünnetlerden mahrumiyet ile cezalandırılır. Sünnetleri edada gevşeklik gösteren kimse, bir gün gelir farzlardan mahrum bırakılır. Farzlarda gevşeklik gösteren kimsenin akıbeti ise mârifetten mahrum kalmaktır.”

Safa: – Allah muhafaza buyursun!

İbrahim: – Efendimiz binbir tehlike ve zorlukla hicret ederken, o tasviri kabil olmayan yorgunlukta bile gece hayatını, teheccüdünü, evradını ihmal etmemiş. Hele işi irşad ve tebliğ olanlar… “Yol gece alınır.” Gecesi yoksa gündüz 10 saat vaaz etse, 20 defa toplantı yapsa boş. Kocaman bir boş. Zaten “gece”si olmayanı “gündüz” ne yapar eder mutlaka yutar.

Esved: – Şair de bunu diyor herhalde: “Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır.”

İbrahim: – Bu iş Hira sultanlığının aydınlık karanlığında başladı. O aydınlığı eve, obaya, ovaya taşımadan hiç bir şey olmaz.

KUR’AN’DAKİ HER İMTİHAN YAŞANACAK MI?

Esved (hafif tebessüm ederek) : – O zaman yeryüzü mirasçısı bunlar olacaksa sağlam bir sıra dayağı lazım. İyi bir elden geçmeleri lazım.

İbrahim: – Allah, rububiyeti ile tecelli ederse olur. Kendi iradeleriyle varmadıkları velayete cebri lutfi ile ulaşırlar.

Zemzem: – Bu, nasıl olur?

İbrahim: – Kur’an’a göre şunlarla olur: “Korkuyla sarsılırlar.” “Mal ve mülklerini kaybederler.” “Sabırsız olanlar elenir.” “Yeryüzü bütün genişliğiyle onlar için daralır.” Hz. Meryem gibi iffetlerine çamur atılır. Terk edilirler, ihanetlere uğrarlar, ağır hakaretlere maruz kalırlar.

Safa: – Kur’an’daki her imtihanı yaşarlar mı?

İbrahim: – Kur’an niye 600 sayfa? Belki de tamamının hitab ettiği zaman dilimi ahir zaman. O kıssalar boşuna anlatılmıyor. Kıssaları, menkıbeleri, sahabenin ağır çilesini okudular, şimdi de o sorulardan imtihan vakti.

İbrahim: – Kıyamet öncesi hitam-ı misk olmak; Kur’anda, neticesi misk-ü amber olan her imtihanı yaşamak demek. Hz. Yusuf (as) gibi kuyulara inme, hücrelere atılma olur. Ashab-ı Kehf gibi gaybubetler olur. Cebri hicretler olur.

Zemzem: – Ashab-ı Uhdud?

İbrahim: – Evet. Olması lazım. Efendimizden(sav) sonra her ne asırda kim ne çektiyse kemmi olarak nihayette de aynen çekilecek zannımca. Hatta daha seçkin olanlar ashab-ı uhdud gibi öncekilerin çektiklerinden çeker.

ORTALIKTA NE HACCAC VAR NE HÜLAGU

Zemzem: – Bu insanlar “içinde bulundukları hizmet itibariyle, İmam-ı Rabbanî, Abdülkadir-i Geylanî, Şâh-ı Nakşibendî olmaya namzet bir yerdeler. Yani onları bu ufuklara taşıyacak altyapı, temel dinamiklerin hepsi hazır…”

İbrahim: – Olamıyorlarsa işte o yüzden tekamül süreci geliyor demektir.

Safa: – Bahsettiğiniz sürecin, yani tekamül sürecinin bir emaresi görünmüyor. Ortalık süt liman. Herkes onları seviyor, tüm toplum onları alkışlıyor. Stadyumlar, kapalı spor salonları alkışlarla medihlerle inliyor.. Ne zaman başlayacak? Kim nasıl çile çektirecek? Ye’cüc ve Me’cüc mü gelecek, Moğollar mı tekrar hücum edecek? Ruslar mı saldıracak?  Yoksa yeni bir haçlı seferi mi olacak. Bu zulüm kimin eliyle olacak?

Zemzem: – Evet, her şey güllük gülistanlık görünüyor. Ortalıkta ne Haccac var ne Hülagü; ne Yezid var ne Firavun. Sanki Hitler’lerin Stalinlerin dönemi kapandı gibi…

İbrahim: – Beşer aynı beşer. Dün nasıl çıktıysa bugün de çıkar. Bu terbiye süreci olacaksa bir yerden peydahlanır. Şöyle önemli bir hadis var: “Ahir zamanda sultanları / yöneticileri tarafından ümmetimin başına öyle şiddetli belalar / musibetler (sıkıntılar, zulümler) gelecek ki, koca geniş dünya kendilerine dar gelmeye başlar. Bütün yeryüzü  o derece zulüm ve haksızlıklarla dolar ki, mümin kimse o zulümden kaçıp sığınacak bir yer bulamaz…”

ZALİM, TOPLUMU NASIL İKNA EDECEK?

Esved: – Peki zulmedenler nasıl bir bahaneye sığınacaklar masumlara gadrederken? Toplumu nasıl ikna edecekler?

İbrahim: – Bir hadisle izah edeyim. Efendimiz (sav): “İnsanlar aldatıcı yıllar göreceklerdir. O yıllarda yalancı doğru kabul edilecek, doğru olan da yalanlanacaktır. Haine güvenilecek, güvenli olan biri de hain görülecektir.”

Esved: – En emin insanlara hain diye iftira atılacak öyleyse!

İbrahim: – Maalesef. Hz. Meryem gibi, Hz. Aişe gibi. Hadis bitmedi: “O dönemde Rüveybida söz sahibi olacaktır.”

Zemzem: –  Rüveybida ne?

İbrahim: – Hadiste var: “Efendimize (sav) ‘Kimdir rüveybida?’ diye sorulduğunda buyurdu ki: ‘İdari konularda konuşan cahil ve seviyesiz adam!”

Zemzem: – Böyle insanlar olacaksa bunların halkı kandırmaları zor değil! Bir de şimdi her evde olan televizyonları düşünün. Halkı bir ağızdan fitnelerle aldatmak çok kolay.

GÖKTEN YAĞACAK FİTNELER

İbrahim : – Esasen ona da işaret var. Allah yanlış tevil ettirmesin. Bir başka hadis şöyle: “Ben şüphesiz evlerinizin içine yağmur gibi girecek fitneler görüyorum.” Bu fitnelerle melek, şeytan diye, şeytan da melek diye halka gösterilebilir.

Esved: – Gökten, uydulardan evlere inen televizyon sinyalleri daha güzel nasıl anlatılırdı ki! BarekAllah.

Zemzem: – Bunlar olacak o zaman. O halde masumlar, hain olarak damgalanınca hepsine mi zulüm yapılacak? Sadece önde gelenlere mi?

İbrahim: – Herkese olmalı. Ufukta büyük bir bahar varsa -ki var- muazzam bir şehrayin olacaksa -ki olacak- 7’den 70’e herkes potalara tabi tutulur, mengenelerde sıkılır.

Safa: – Kadınlar, çocuklar da mı? Fakat dini düşüncelere ve tesettüre saygılı görünen bir idareler İslam coğrafyasında? Beklediğimiz zulüm Yunan işgalini Haçlı saldırısını da mı aşacak? Çünkü onlar kadın ve çocuklara dokunmadı.

İbrahim – Ümit ederiz Allah hafifletir. Zâlimin psikolojisini, içinde bulunduğunuz mümin psikolojisiyle anlayamazsınız. Zulüm başta küçük de olsa insan seciyesini zamanla başkalaştırır. Serçe zamanla atmacaya döner. Köpek kurda, tavşan çakala döner. İnsan zamanla gorilleşir. Mesh olup Kur’an ifadesiyle ‘aşağılık maymun’a dönüşür.

ZÂLİMİN GIDASI ZULÜM, NEŞESİ MAZLUMUN GÖZ YAŞI

Esved: – İmanları ne olur?

İbrahim: – Zâlim, zulme devam ettikçe ne imanı kalır ne kutsalı. Zâlimin gıdası zulüm, neşesi mazlumların göz yaşıdır. Mutluluk kaynağı, ezdiklerinin acı duyması ve feryadıdır. Böylece azdıkça azar. Kendine secde etmeyeni müftülerine tekfir ettirir, fırak-ı dalle dedirtir. Kadına da zulmeder, bebeklere de.

Böyle biri tesettür falan da dinlemez. Engelliye de yaşlılara da zulmeder. Emevi halifesi Yezid maiyyeti ile haccediyordu sık sık umre yapıyordu. Allah’ın laneti gelmiş ve gelecek Yezid’lerin üstüne olsun. Namaz kılıyordu. Ardında Müslümanlar saf tutuyordu.

Zemzem: – Fırtına öncesi sessizlik yıllarını yaşıyoruz o halde. Bekleyip görelim.

Esved: – Bakalım yüz binlerce insanın velayete çıkma kurgusu nasıl örgülenecek?

İbrahim: – Bence Allah’ın en büyük sanatı “kader”. Bu terbiye ve tekamül sürecini nasıl gerçekleşecek, zulmün aktörleri kimler olacak merakla bekliyorum.

GÖLGESİ ÜSTÜMÜZE DÜŞMEK ÜZERE

Mültezem: – Şimdiden duaya başlayalım .

İbrahim: – Varaka b. Nevfel gibi diyeyim. Ufukta ihtişamlı bir bahar var. Gölgesi üstümüze düşmek üzere. Ama her bahar gibi ‘fırtınanın gözü’nde neşet edecek, kışın rahminde devleşecek.

Teheccüd ezanı başladı. Hepsi vedalaşıp ibadet yerlerine gitmek için ayrıldı.  

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş bir cuma gecesi daha Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir araya gelmişti. Önceki sohbetlerinin üstünden 5 yıl geçmiş. Yıl, 2017; ay, şubatların en soğuğuydu.  Hepsi hüzünlü, hepsi mükedderdi. Ağlamaktan gözleri kızarmış ve şişmişti.

Zemzem: (Gözyaşları içinde İbrahim’e döndü) – Siz anlattınız da ben zulmün bu raddeye varacağını tahmin etmemiştim. Bir millet nasıl bu kadar canavarlaştı? Nasıl komşu, komşunun hasmı, dede torununun düşmanı oldu? Bebekler annesinden nasıl koparılıyor, hamile kadınlar sabahlara kadar hücrelerde bekletiliyor? Erkek kadın herkese bin türlü işkence. Bir millet nasıl böyle canileşti nasıl böyle sefilleşti?

İbrahim (Bakışları yerde) : – İnsan insanlıktan çıktı mı en canavar hayvana rahmet okutur. İçteki şeytan potansiyeli başka nasıl ortaya dökülecek? “Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değil.”

Zemzem: –  Hapse atmakla bitmiyor, mal ve mülklerini alıyorlar. Alın teriyle kurdukları şirketlerine dükkanlarına el koyuyorlar.

Esved: – Cahiliye adetlerine geri dönmüşler. Kendilerine müslüman diyorlar ama?

İbrahim: – İnsanları diri diri yakan, kendini patlatıp masum insanları katleden, binlerce kadını köleleştiren sapık mezhepler de kendine müslüman diyor. Ahir zaman demek ki bu.

CELLATLAR DOKTOR ÖNLÜĞÜ GİYMİŞ

Cellatlar doktor önlüğü giymiş; kurt, kuzu postuna sarınmış; caniler, müslüman kimliğiyle geziyor.

Safa: – Mazlumların durumu ne olacak? “Beşer zulmeder, kader adalet eder” sözünü bu durumda nasıl anlamak lazım?

Zemzem: – Bu tartışma Kader risalesinde var. İzninizle…  Önüne Sözler’i açtı: – “Meselâ, hâkim seni hırsızlıkla mahkûm edip, hapsetti. Hâlbuki, sen hırsız değilsin; fakat, kimse bilmez gizli bir katlin var. İşte, kader-i İlâhî dahi seni o hapisle mahkûm etmiş. Fakat, kader, o gizli katlin için mahkûm edip adalet etmiş; hâkim ise, sen ondan masum olduğun sirkate binaen mahkûm ettiği için zulmetmiştir.”

İbrahim :- Bediüzzaman Hazretleri bunu kendisini yıllarca sürgün edenler, en kötü hapishane şartlarını reva görenler, defalarca zehirleyenler için söylüyor. Haşa günahlarından dolayı mı? Hayır. O bize böyle düşünmeyi öğretiyor. Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: “Belânın en şiddetlisi, en çetini, en başa çıkılmazı Peygamberlere, sonra da sırasıyla yakın olan insanlara gelir.” Peygamberler en ağır imtihanları haşa hata ve yanlışlarından mı çekiyor? Hz. Yusuf hangi hatadan kuyuya, hangi günahtan zindana düştü 7 yıl kaldı?

Safa: – O zaman bu süreçte çile çekenlerin hiç mi suçu yok? Ne çekiyorlarsa Allah’a kurbiyetlerinden. Doğru mu anladım?

HATALARIMLA MAĞDUR ETTİKLERİM

İbrahim: – Hayır, günahsızlık yani “ismet” sıfatı peygamberlere mahsus. İzah edeyim: Evvela başkalarının günah ve kusurlarını müzakere bize yakışmaz. İnsan günah işler, kusur eder. Fakat Allah’ın musibetler yağdırdığı, belaları sağanak sağanak gönderdiği kullarına düşen ise ‘acaba benim ne kusurum oldu? Hangi günahımla bunlara müstahak oldum?’ demek.

Mültezem: – Peki, benim hatalarıma binaen bazı arkadaşlarım mağdur oluyorsa nasıl düşünmeliyim.

İbrahim: – Sen kendini bitirircesine muhasebeni yap, Allah’a tevbe et hatta onlar adına da tevbe et. Arkadaşlarından helallik iste. Ailelerine yardıma koş. Sadaka ver. Ama biz hayır ve şerrin Allah’tan geldiğine inanıyoruz. Arkadaşlarına düşen de seni suçlamak olmamalı. Onlar da kusuru kendilerinde aramalı.

NE İKAZLAR VAR NE İKAZLAR…

Zemzem: – Ama zaten cemaatin taksiratının ne olduğu yıllar önce yazılıp çizilmiş.

İbrahim: – Ne yazılmış?

Zemzem: – Pırlanta serisi ve Bamteli’nde ne ikazlar var ne ikazlar… Hepsi tablo halinde duvarlara asılmaya değer:

“İki büklüm bir âsâ gibi olun, kıvam kazanın. Normal ihlasla bu yükü götüremezsiniz” denmiş. “Azami ihlas, azami istiğna ve azami takva”ya dikkat çekilmiş.

“Sulh ve salahtan başka emelinizin olmadığını gösterin, masumiyetinizi anlatın, mevkuteler edinin, kışa göre yaşayın”

Sonra fitnelere işaret edilmiş:

“Üslup hatası yapmayın, usulden feragat etmeyin, hakperest olun ve siyasi telazuma girmeyin.” Eğer bu yola girerseniz neler olacağı da yazılmış:

KÜFÜRLE İŞ BİRLİĞİNE GİRENLER

“Dünyevî çıkarlar için küfürle iş birliğine giren ehli salat ile karşılaşabilirsiniz, beraber yürüdüğünüz insanlara dikkat edin! Kâbe yolcusu olduğu halde Kâbe’yi yıkmaya gidenlerle saf tutanlar olabilir.”

Ve defaatle “Nimetler sizi şımartabilir, önünüzü görmez hale gelebilirsiniz, karşınıza fırtınalar tufanlar çıkabilir, dikkat edin!”

Bunları aşmak için sıkı durma gereği hep vurgulanmış:

“Azmi râh edin, dûn himmet olmayın, tekasül göstermeyin, aheste revlik etmeyin”

İbrahim: – Hepsi süreçten önce mi denmiş?

Zemzem: – Evet hem de kaç yerde kaç defa… Bir de Hz. İsa örneği var:

“Sizinle aynı sofrada kaşık çalanların ihanetlerine hazırlıklı olun”

Zemzem: – Bir de acı bir sitem var. Bence feryat:

“Zannediyordum ki yaşama zevki, hayat kaygısı ve tenperverlik bu yüce topluluktan fersah fersah uzak kalacak ve aslâ onların atmosferine girme imkânını bulamayacak… Onlar, sonuna kadar süt gibi duru, su gibi berrak ve toprak gibi mütevâzı kalacaklar.Kendilerinden öncekileri yiyip bitiren; lüks, israf, debdebe ve ihtişam onların evlerinden içeri giremeyecek ve onlara hükmedemeyecek.”

Mültezem : – Bence muhasebesi yapılacaksa bunların muhasebesi yapılmalı, istiğfar edilmeli. Ama şunu düşünürlerse yanılırlar. “Bu hatalar yapıldı o yüzden başımıza bunlar geldi, bu zulüm süreci yaşandı.” Hayır.

BUĞDAY TANESİ GÜNAH İŞLEDİĞİ İÇİN FIRINDA YANMAZ

İbrahim: – Ben de onu diyecektim. Hataların muhasebesini yapmak ayrı iş, kaderin kurgusunu görmek ayrı şey.

Size ‘buğday’ın başına gelenleri hatırlatayım. Kur’an ‘buğday başaklarını’ misal verir hep. Her hidayet sezonu bir ‘ekim’ dönemidir. Her tecdit periyodunun nihayetinde ekinler biçilir, küçük bir kıyamet kopar.

O güne kadar ‘dane’ler ana rahmindeki bebek gibi korunur. En büyük çilesi bazen sert esen rüzgarla hafif sarsılmaktır. Ama hasat zamanı gelince…

Sapla samanın ayrılması ‘barışçıl’ yollardan olmaz. Başaklar preslenir, rüzgarda savrulur, sapla saman ayrılır. Çürük, nemli ve kalitesiz buğdaylar ayıklanır. Kaliteli her ‘dâne’ ya tohum halinde sonraki sezon başak vermesi için saklanır veya başka coğrafyalara göçer yeni tarlalara tohum olur. Veya ağır preslerden geçer un olur.

Safa: – Sonrası daha zor. Ezile ezile yoğrulur.

İbrahim: – Evet yine bitmez çilesi. Mayalanır ve sonra fırın ateşinde yanar. Kızarır. Ve nihayet ekmek haline gelerek yaratılış maksadına ulaşır. Yani buğday tanesi günah işlediği için fırında yanmaz. Ekmek olması gerektiği için fırında yanar.

MOĞOL CASUSU!

Esved: – Hz. Adem’den bu yana dini halisane tebliğ edip de zulüm görmeyen kimse veya cemaat yok. Bu başa gelenler, bir bakıma halis olmanın sonucu.

İbrahim: Doğru diyorsun. Şimdi düşünüyorum da halis hizmet edip de zulüm görmeyen cemaat yok. Ehlullah da öyle. Halifeye başkaldırdı demişler. İmam-ı Âzam hapislerde sürünmüş. Ahmed bin Hanbel’in zindanda görmediği işkence kalmamış. Mevlana Hazretlerine ‘Moğol casusu’ diye iftira atmışlar. Şimdikilere bir başka casusluk iftirası atılmasını tuhaf karşılamamalı. Bazı hatalar yapıldı da o yüzden başımıza bunlar geldi demek yanlış.

Safa: – Peki ama bir de hizmet ederken yanlış içtihatlar yapanlar yok mu? Hizmet ediyorum sanırken kul hakkına girenler. İçinde bulunduğu samimi kitleyi ve hizmeti lekeleyenler?

İbrahim: – Pırlanta’da bu da var: “Efendimiz (sav), Medine-i Münevvere için ‘Medine, tıpkı bir körüğün cürufu/pisliği ayırması gibi insanların kötüsünü iyisinden ayırır.’ ifadelerini kullanır. Nasıl ki, körük; kömür ve demirin isini pasını silip temizler, aynen onun gibi Medine de pis ruhlu insanları temizleyip bünyesinden atıverir. Medine-misal aynı misyonu taşıyan şehir ve toplumların da aynı hususiyetlere sahip olması her zaman mümkündür.”

Bundan anladığım imana ve Kur’ân’a hizmet eden kimseler arasında ihlâsını koruyamayanlar bu tür hatalara düşüp kaş yaparken göz çıkaranlar olabilir. Bunlar zamanla elenir zaten. Bu hatayı yapanlar samimi ise bedelini dünyada öder, ahirete kalmaz. Bunların peşine düşüp “atf-ı cürmlere girmek musibeti ikileştirir.”

Kim neye müstahaksa karşılığını bulur. Telaşa gerek yok.

YANLIŞLARIMIZI KONUŞMAZSAK HİÇBİR ŞEYİ DÜZELTEMEYİZ

Mültezem: – Benim kanaatim de bu. Kimseye mezarda beraber namaz kıldığı kimselerin abdestinden sormayacaklar. Kendisini soracaklar. Hizmet bir ubudiyetse… Namaz kılarken gözüyle sehivli namaz kılanların çetelesini tutanlar kendi namazından olur.

Safa: – Ama yanlışlarımızı konuşmazsak hiçbir şeyi düzeltemeyiz.

Mültezem: – Yanlışı konuşmak başka bir şey, yanlış yapanlara sürek avı düzenlemek başka bir şey. Müslümanlık şahıslarla değil sıfatlarla mücadele dinidir.

İbrahim: – Müsaadenizle bir şeyi düzelteyim. Tenkit çok önemli ve gerekli. Ama niyet önemli. Allah rızası için tenkit edenler. Bir de bazı şahıslara fevkalade öfkeli oldukları için nefret ve kızgınlıklarını tenkit olarak sunanlar. Ki bunlar genelde kendileri bir makama getirilmediği için veya kendisine sorulmadığı için her şeyi tenkit eder. Bunların tenkidi ile düzelecek bir şey yoktur. İkinciler ise samimiyetle yapılan yanlışlara karşı duranlardır.

Esved: – Peki, olması gereken tenkit nasıl olacak?

İbrahim: – Allah rızası için yapılan her amel bir ubudiyet şuuruyla yapılır. Ve ibadet olur. Gelecek için yeni bir sayfa açarsınız. Bir mecliste toplanırsınız. İstişareyle yeni projeleri ortaya koyarsınız.

A’mâk-ı Hayâl peşinde metafizikî bir kurgu…

Esved, İbrahim, Mültezem, Safa ve Zemzem isimli beş ehl-i hâl derviş Mescid-i Haram’ın uzak bir köşesinde bir cuma gecesi daha bir araya gelmişti. Yıl 2017, ay Şubat’ların en soğuğuydu.

YANLIŞ YAPANLARI NİYE YARGILAMIYORUZ?

Esved: – Geçmişe sünger mi çekmek lazım?

İbrahim: – Hayır. İstikbale yürümenin istişaresini yaparken geçmiş hataları, yanlışlarını masaya yatırırsınız. Onlardan ders alıp yeni istişarî kararlar verirsiniz.

Safa: – Yanlış yapanları niye yargılamıyoruz? Hesap sormuyoruz?

Mültezem: – O zaman Engizisyon kurulsun, afaroza mı başlansın? Bediüzzaman demiyor mu “elimizde nur var, topuz yok” diye? Yanlış yapan Allah’tan bulsun. Bize ne?

İbrahim: – Evet, ne Münker Nekir olmak lazım ne de cehennem zebanisi… Önce şunu bilmek lazım. Hizmet milyonlarca insana hak ve hakikatı anlattı. Gönüllüler var. Milyonlarca. Veya şöyle diyeyim. Hizmet binası var. Yüzlerce kat üst üste. Her katta binlerce insan. Her insan farklı bir birey. Hiç bir yanlış bir başkasını paranteze almaz. Bir kattaki yanlışla bir başka kat mahkûm edilemez. Bir gemide bir masum dokuz cani varsa bile batırılamadığı gibi. Birilerinin hizmete iftirasından etkilenmek zafiyetten olur. Allah’a karşı neyi yanlış yaptık önce ona bakalım.

STRATEJİK TEVBE

Safa: – Kullar?

İbrahim: – Ona geleceğim. “Yanlışlar”, hizmete ait bir kaideden/ ölçüden / prensipten kaynaklanıyorsa ‘hizmet’e yanlışlık izafe edilebilir. Var mı böyle bir çürük kural? Ölçü veya Yoldaki Işıklar’da, Müeyyidat’ta, Pırlanta’da… Binlerce saat vaazda… Tek bir yanlış cümle?

Esved: – Olsa mülaane yapılmazdı herhalde. Oldukça ağırdı: “(Hizmet adına yapılanlar) Kur’an’a ve Sünnet’e aykırıysa, modern hukuka aykırıysa, İslam hukukuna aykırıysa, günümüz demokratik telakkilerine aykırıysa Allah bizi yerin dibine batırsın. Yok eğer…”

İbrahim: – Prensip ve kaidelerinden emin olmayan bir insan bu sözü söyleyebilir mi?

Mültezem: – Evet, şimdi bir kısım kimse indî, şahsi mütalaalarıyla bazı yanlışlar yaptıysa bunu milyonlara mal etmek insafsızlıktır. Hatta cinayettir. Bu tür yanlış sahipleri “Falana yanlış yaptık, filana yanlış yaptık” deyip özür dileyebilirler. Mahzuru yok.

İbrahim: – İyi güzel ama önce özrü Allah’a iletmek lazım. İstiğfar lazım. Sonra samimi olmak lazım. Stratejik tevbe olmaz.

Safa: – Stratejik tevbe ne?

İbrahim: – Kendini aklamak için başkalarının günahlarını seslendirip özür dilemek. Allah’a karşı yanlışları gündem yapmayıp 3-5 kula yapılan yanlışlarla meşgul olmak ayrı bir yanlış. Allah’ın nazarında durumundan endişe etme değil de insanlar nazarındaki durumdan endişe etme var.

Esved: – Karşınızda yüz binlerce insana yapılan mezalime tek kelime etmeyen sağır ve kör bir kitleye 3-5 kişiye yaptığınız yanlıştan dolayı özür dilemekle şirin görünemezsiniz. Naif düşünceler ham hayaller… Kur’an’ı bilmiyorlar, adetullahtan haberleri yok.

HER ŞEYE RAĞMEN İSTİŞARE

Safa: – İstişare istişare diyoruz. İstişarede yanlış yapılmaz mı?

İbrahim: – Sorunu cevaplamadan önce müsaadenizle elimdeki Zihin Harmanı’ndan bir bölüm okuyayım: “Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) istişareye çok önem verirdi; Uhud savaşı öncesinde de ashabını toplayıp istişarede bulunmuşlardı. Ashab-ı kiramın gençleri, ‘Yâ Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi dışarıya çıkalım. Onlarla göğüs göğüse çarpışalım. Bizi bu şereften mahrum etme!’ demişlerdi. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) niyeti müdafaa harbi idi. Aslında bu, Allah Resûlü’ne, gördüğü bir rüya ile gösterilen bir stratejiydi.”

Safa:  – Bu rüyayı duymamıştım.

İbrahim: – “O, rüyasında zırhının içine girdiğini, bir kısım sığırların boğazlandığını ve kılıcının ağzında bir kırılma olduğunu görmüş ve bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurmuşlardı:

– Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, gelin müdafaa harbi yapalım. Onlar bize saldırsınlar, biz onları burada karşılarız. O boğazlanan sığırlar, benim ashabımdır; gelin oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması, yakınlarımdan birinin ölmesi demektir.”

‘GENEL’İN GÖRÜŞÜYLE HAREKET ETMEK

Esved: – Efendimiz (sav) vahiyle müeyyed olmasına rağmen çoğunluğun kararına mı uyuyor?

İbrahim: – (okumaya devam eder) “Evet, Allah göstermiş, tenbihte bulunmuş ve Habib’ine bir sinyal vererek, ‘Onlara karşı müdafaa harbi yapın!’ demişti. Ancak, bütün bunlara rağmen Allah Resûlü (sav) istişarede genelin görüşünü esas alarak zırhını ve silahlarını kuşanmıştı. Sonra ashabın büyükleri meselenin farkına varıp gençleri ikna etmiş ve Efendimiz’e gelerek, ‘Yâ Resûlallah! Gençlerimiz ısrarlarından vazgeçtiler. Siz, nasıl emir buyurursanız öyle yapalım.’ demişlerdi. Ama Allah Resûlü, ‘Bir Peygamber, bir meselede karar verdikten sonra artık geriye dönmez’ diyerek istişarede alınan kararı uygulamaya koymuştu. Şüphesiz bunda da pek çok hikmet vardı…”

Safa: – “Genelin görüşünü esas alarak” deniyor. Yani baştakine dilediği gibi hareket etme hakkı yok. Sevdim ben bunu. Çoğulcu istişare bu demek ki!

İbrahim: – Sünnet olanı diyelim.

YA BENİM DEDİĞİMİ DİNLEMEZLERSE

Esved: – Sorum unutulmasın, geçmiş yanlışlar da istişareyle yapılmadı mı?

İbrahim: – İstişare, ehliyle yapılır. Fikri liyakat sahiplerinin ekseriyetle yani çoğunlukla aldığı karara denir. Geçmiş yanlış böyle bir istişarî karar neticesi ise ders alınır ama bu karardan dolayı kimse suçlanamaz. Biz mahkeme değiliz insanları suçlamak kimseye bir şey kazandırmaz.

Safa: – Şimdi ben bakıyorum. Yeni projelerle istikbale yürürken mesela bu arkadaşlar keşke şu işlere girmeseler, hizmetin ‘şu’su olmasa, ‘bu’su olmasa gibi düşünceler aklıma geliyor.

İbrahim: – Tabi ki bunları düşünebilirsin. Tabi ki fikrini istişarede sunarsın. Dikkate alınır.

Safa: – Ya alınmazsa? Ya benim dediğimi dinlemezlerse?

İbrahim: – Hem baştaki dayatmasın diyorsun, sonra da sen fikrini dayatıyorsun. Fikrinin doğru olduğu ne malum? Efendimiz(sav) vahye dayanan doğrusunu cemaatine zorlamıyor. Sen… biz… kim oluyoruz ki!

– Herkes senin fikrini dinlesin, hizaya gelsin diye mi fikrini iletiyorsun yoksa Allah rızası için mi?

Safa: – Allah rızası.

İbrahim: – O zaman Allah rızası için susarsın, bak beni dinlemediler diye feryat etmezsin. Söylenmesi gereken yerin dışında, sürekli böyle yanlışları ağzına dolayanlar o yanlışların beterinin başlarına gelmesi için kadere davetiye yollar. Kınama hadisini bilirsiniz.

İNANDIĞININ KAVGASINI VERME

Safa: – Ama ya alınacak karar Efendimiz’in (sav) kriterlerine göre alınmıyorsa, baştakinin dayatmasıyla alınıyorsa?

İbrahim: – Çoğunluğu oluşturanlar bir dayatmaya karşı muhalefet şerhlerini ortaya koymalı. İnandıklarının kavgasını vermeli. Bunun hür bir şekilde yapılacağı bir atmosfer yoksa zaten o istişare ile “hak, tutulup kaldırılmaz.” O toplanmaya da istişare denmez. Allah da o istişareye bereket ihsan etmez.

Esved: – İstişare bütün problemleri çözecek mi?

İbrahim: – İstişare ile doğru yön, doğru karar tespit edilir. Yola düşülünce ise en önemli konu uhuvvet. Kalplerin beraber atması. Omuzların birbirine destek olması dirsek atmaması. Allah’ın rahmeti böyle bir cemaate gelir. Namaz tüm kulluğun anahtarıdır. Prototipidir. Namazlaşan bir insanın namaz dışındaki amelleri de böylece namazlaşır. Her amelinle namaz kılarsın. Uhuvvetin örneği namazda var.

– Mesela kimse “ben imam olayım” diye kavga etmez.

Safa: – Doğru ya, hep başkası geçsin diye uğraşırlar.

HAYATIN PROTOTİPİ OLARAK NAMAZ

İbrahim: – Çünkü namazda dünyalık yoktur. Ahiret hep göz önündedir. Kimse sağa sola bakmaz. Başkalarının eksikliklerini takip etmez. Falan “niye üç Subhanallah dedi de beş demedi” diye kınamaz. Kimse “imam yanlış yaptı” diye kıyamet koparmaz. Kıyama kalkarken imamı cübbesinden asılmaz. “Bak imam yanlış yaptı diye” yanındakiyle fiskos etmez. Usulca “Subhanallah” der.

Esved: – Bundan fikrini ifade edene saygı da çıkar. Dinleme kültürü çıkar. Her türlü ikazın kibarca yapılması çıkar. Evet.

İbrahim: – Böyle cemaatle uyum içinde kılınan namaz kabule karin olur. Ama bir cemaat hizmet ederken, bir okulda eğitim verirken iki öğretmen kavga ediyorsa, biri birini çekemiyorsa, birileri birilerinin gıybetini yapıyorsa o “namaz” sakıt olur. Veya Allah’ın rahmetine nail olamaz diyelim. Hadis var: “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaatin üzerindedir.” “Vifak ve ittifak, tevfik-i ilahinin ihlâstan sonraki en büyük vesilesidir.”

TEK FORMÜL: SAN’AT, MARİFET, İTTİFAK

Mültezem: – Bu, Bediüzzaman’ın sözü herhalde.

İbrahim: – Evet. Hidayet Allah’tan. Cenab-ı Hak bir araya gelmiş hizmet edenlerin sa’yini vesile kabul edip bir kısım insanlara hidayet lütfedecekse bunun şartı; hizmet edenlerin cemaatle namaz kılıyorcasına uyumlu olarak uhuvvetle hizmet ediyor olmalarıdır. Allah birbirini yiyenlerin yaptığı hizmete hidayet semeresi vermez.

Safa: – Yani kırk kişi hizmet ediyor bunlardan ikisi üçü birbirini yiyorsa, birbirine çelme takıyorsa hiç bir semere olmaz mı?

İbrahim: – Olur ama bereketi olmaz. Hani cemaatle namazın 27 kat daha makbul olması gibi. Semere yirmi yediden bire düşebilir. Bediüzzaman’ın sözüyle bitireyim: “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz”

– ilki en geniş anlamıyla sanat veya sanat parantezine alınacak her şey;

– İkincisi marifet. Başta Allah’ı bilmek sonra şeriat-ı fıtriyeyi tanımak, bilgi ve teknolojiye yoğunlaşmak.

– Son olarak da  tüm bunlarla uğraşırken kardeşçe olabilmek. Birbirine kardeşçe sahip çıkmak, omuz vermek.

(Son bölüm yarın)