‘Bu süreçte, milyarlar sarf edilseydi asla başaramayacağımız bir …’

‘Bu süreçte, milyarlar sarf edilseydi asla başaramayacağımız bir …’

532
0
PAYLAŞ

Samanyoluhaber.com yazarı Abdullah Aymaz, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nden örneklerle bugün yaşanan zulmü ve gelecekte ne tür kazanımların elde edilmesi muhtemel olduğunu kaleme aldı…

İmam-Hatip son sınıflarda iken 1967-1968 yıllarında İzmir Buca Cezaevinde Cuma günleri vaaz eder, akşamları teravih namazı kıldırırdım… Orası hapishane olduğu için Bediüzzaman Hazretlerinin Denizli Hapishanesi’nde yazdığı Meyve Risalesinden konular hazırlardım. Üstad Hazretleri hapishaneye Medrese-i Yusufiye dediği için, Yusuf Suresi’ni de anlatmak istedim.
Bir Cuma vaazından sonra yanıma bir mahkum geldi, bir hoca tavrıyla “Vallâhü ğâlibün alâ emrihî velâkinne eksera’nnâsi lâ ya’lemûn” (12/21) Yani “Allah Teâlâ, iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak ğâliptir.” Âyetini ele alarak şöyle bir soru sordu: “Ğalibün’ ism-i fâildir, onun yeri muzârî fiil ile ‘yağlibü’ kelimesi de aynı mânâyı ifade ederdi, niye bir isim kelime kullanılmış da fiil kullanılmamış?” dedi.
Biz, Kestanepazarı’nda Hacı Ali Efendi’den Meânî okumuştuk, ayrıca o günlerde Üstad Hazretleri’nin İşârâtü’l-İ’caz tefsirini de okuyordum. Onun için, “İsim cümlesinde devam ve sübut vardır. Fiil cümlesinde hareket ve teceddüt  vardır. Eğer yağlibü fiili kullanılsaydı ‘her zaman mutlak gâliptir’ mânasını tam ifade etmezdi.” dedim. Takdir etti.
Meğer bu zât Karadenizli bir hâfız ve hoca imiş. Ailevî bir davadan dolayı mahkûm olmuş. Bu günlerde üzerinde çok durulması ve çok okunması gereken bir cümle…
Bizlere bakan yönü var: Yusuf Aleyhisselam Allah’ın fazlına ve lütfuna mazhar, muhlis ve muhlas bir peygamber. Maalesef, hasede uğramış, hem de kardeşleri tarafından kuyuya atılıyor, çıkarılıp kervanlara satılıyor, memleketinden uzaklaştırılıp bir köle olarak, Mısır’ın köle pazarında satışa çıkarılıp satılıyor. Bütün bunlar kötü… Vicdanı kanatıyor. Ama kader de örgülerini durmadan hayır ve güzellik yönünde örüyor. Bütün bu olup bitenlerden sonra Kur’an-ı Kerim şöyle bir değerlendirme yapıyor:
“Nihayet Mısır’a  varınca, Yusuf’u düşük bir fiyata, birkaç paraya sattılar. Zaten ona pek kıymet biçmiyorlardı. Mısır’da Yusuf’u satın alan vezir, hanımına ‘Ona güzel bak!’ dedi. Belki bize faydası dokunur, yahut onu evlat ediniriz!’ Böylece Yusuf’un o ülkede yerini sağlamlaştırdık, ona imkân verdik ve bu cümleden olarak, ona rüyaların yorumunu öğrettik. Allah Teâlâ iradesini yerine getirmekte her zaman mutlak galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” (Yusuf Suresi, 12/21) 
Yani zâhiren Yusuf’u insanlar alıp götürdü ve sattı. Amma gerçekte Cenab-ı Hak, insan eliyle Yusuf’u getirip Mısır’ın Mâliye Bakanı’nın evine yerleştirdi.
Bu süreçte de zulüm ambalajlarının altında da işte böyle temkin ve itibarlı yerleştirmeler var. 
Üstad Hazretleri, bâtılın, hak üzerine musallat edilmesinin hikmetini anlatırken dördüncü maddede “Bir hak, bil kuvve (potansiyel olarak) kalmış veya kuvvetsiz kalmış veya mahlut hem mahşuştur. Ona taze bir kuvvet vermek lazım gelmiştir. Muvakkaten bâtıl ona musallat edilir.” diyor. 1925’lerde, dünyayı aydınlatacak eserler yazma potansiyelinde olan Üstadın, dört-beş talebesiyle Erek Dağına çekilip çok güzel ilmî sohbetler yaptığını biliyoruz. Vefat tarihi 1960’a kadar Üstad, Erek Dağında böylece kalsaydı, insanlığa oradan hiçbir bilgi mirası kalmayacaktı. Konuştuklarını yazan, hiç olmazsa ufak-tefek not tutan tek bir kimse yoktu. Zaten orada mahalli dili kullanıyorlardı. Ama zulmen Ramazan günü, karda, kışta yayan olarak oradan sürülüyor. Dolaştırıla dolaştırıla Burdur’a getiriliyor. Orada Türkçe “NURUN İLK KAPISI” kitabını yazıyor. Oradan da Barla’ya sürülüyor, orada Sözler, Mektubat ve Lem’alar gibi hârika şaheserleri yazıyor…
Bu süreçte de milyarlar sarfedilseydi asla başaramayacağımız bir tanıtım ve ilanat ile Hizmet, cihana tanıtıldı.
Senelerdir, yüz akımız muhlis ve muhlas öğretmenlerimiz gibi, her Hizmet erinin hamallığı bile göze alıp dünyaya dağılmaları tavsiye ediliyordu ama bu tavsiyenin hikmetini tam anlamıyorduk. Ama bu süreçte zâlimler eliyle bu operasyon başlatılmış oldu.
Seneler önce Amerika’ya gelmiş bir mütevelli Ağabeyi ziyaret etmiştim. Dedi ki: “Buraya ilk geldiğimde her şey bana yabancı geldi. Sanki kuşlar ve ağaçlar bile… Türkiye’de nereye gitsem, yazılar, konuşmalar, varlıklar herşey dost görünürdü. Ama burada her şey farklı ve yabancı!.  Kendi kendime ‘Ben buraya neden geldim ki?’  diyerek sorgulamaya başladım. Bir müddet sonra baktım ki, Çinliler, Koreliler, Japonlar, Hindistanlılar, Pakistanlılar, Hispanik, Portarik herkes burada. Sadece biz geç kalmışız. San Francisco’da, Los Angeles’ta Silikon Vadisi’nde, Şah döneminden gelen İranlılar bile yüklerini tutmuşlar. Sadece bir şirketin bütçesi Türkiye Bütçesinin iki katı… Buraya gelen Ermeniler, Rumlar bile çok zengin ve itibar sahibi olmuşlar. Ama bizden ciddi bir geliş olmamış…”
Sadece Amerika mı? Dünyanın her tarafında hâlâ çok azız… İşimize bakalım. Müşteriler bekliyor.
1960 Ocak ayında Konya’da, Kapı Camiinde sabah namazından sonra Öğretmen Mustafa Kırıkçı, İhlas Risalesinin başındaki ayet ve hadis okuyor. Onu dinleyen Hasan Helvacıdırlar, Osman Yıldız, Mazhar İyidöner’i hemen o anda yakalayıp emniyete götürüyorlar. Öğle namazında da Kapı Camii’nde bulunan Dr. Sadullah Nutku’yu da “Sen de sabah namazında var imişsin, öyleyse gel!” diyerek camiden alıp götürüyorlar.
Bu durumu haber alan Avukat Bekir Berk, hemen Konya’ya geliyor. Emniyete gidip, onları niçin aldıklarını polislere soruyor. Vazifeli polis memuru, “Vallahi buraya getirdik. İsimlerini hüviyetlerini tesbit ettim. Kendilerini bırakacaktık. Fakat (yukarıdan, vâliden) bir telefon geldi. ‘Sakın onları serbest bırakmayın’ denildi. İşte biz bekliyoruz. Ne olacak bilmiyoruz.” diyor.
Savcılık onları İkinci Sulh Ceza Hâkimliği’ne sevk ediyor. Sanıklar, Mustafa Kırıkçı ile beraber sabah namazını kıldıkları camide bir tek kelime konuşmadıkları ve kimseye bir şey söylemedikleri halde sırf Mustafa Kırıkçı’nın okuduğu âyet ve hadisi duydukları için hepsi de adâlet tarihinde nadiren görülecek şekilde toptan tevkif ediliyorlar.
 
Avukat Bekir Berk, bu tevkif kararına karşı bir itiraz lâyihası yazıyor: “Bu tevkif kararı, usule, kanuna, hakkaniyet ve insaf esaslarına, adâlet prensiplerine külliyen muhaliftir, kaldırılması gerekmektedir” dedikten sonra, beş tane madde ile gerekçelerini dile getiriyor.
Özetle: Allah’ın evinde Allah’ın Kitabından bir âyet ve Allah’ın Peygamberinden bir hadis okumanın suç ilan edilmesinin ve bu yüzden insanların hapse gönderilmesinin vicdanları titrettiği ve gayretullaha dokunabilecek bir hareket olduğu için verilen bu kararın, sadece vicdanen değil, aynı zamanda kanunun da emri olarak kaldırılması gerekmektedir. Ağzından bir tek kelime çıkmayan ve sadece okunan bir âyetle bir hadisi işiten insanların tevkif edilmesi ise, adâlet tarihinin kaydetmiyeceği bir suçlamadır, açık bir şekilde kanunlara ve hakkaniyet esaslarına aykırıdır.
“Dini hissiyatı ve dince mukaddes şeyleri âlet ederek siyasî menfaat veya şahsî nüfuz temin ve tesis eylemek maksadiyle hareket edenlere tatbik edilebilecek bir kanunun; okunan bir âyeti ve hadisi işitmekten başka bir hali olmayan insanlara tatbik edilmesi karşısında söylemek icap eden şeyleri ifade etmek çok uzun sürer. Biz sadece böyle bir vaziyette tevkif edilen kimselerin bir sâniye bile tutuklu hâlinin devamına cevaz verilemeyeceği kanaatinde olduğumuzu belirtmek isteriz. Beş masum insan hakkında verilen tevkif kararını inceliyecek muhterem Hâkim! Size yakın zamana ait bir hâdiseden bahsetmek isterim. Âdil ve vicdanının sesini dinleyen bir hâkimin ne şekilde hareket ettiğinin hikâyesini nakletmek isterim. Sizin de bildiğinizi zannediyorum: İtalyan Temyiz Mahkemesi Reisi 1956 yılında şöyle bir mektup yazarak intihar etmiştir:
“Verdiğim bir kararla masum bir insanın haksız yere bir müddet hapisanede kalmasına sebep olduğumu sonradan öğrendim. Bunu telâfi etmenin imkânlarını da araştırdıysam da bulamadım. Çektiğim ızdırap tahammül edilemez bir hâl aldı. Gün geçtikçe azalacağına, arttı. Artık bu yükü taşıyacak kuvveti kendimde göremiyorum. Çektiğim azaba tahammülüm kalmadı. Bu sebeple hayatıma kendi elimle son veriyorum.”
6 Ocak 1960 tarihinde, emniyete ve mahkemelere baskı yapan Vali Cemil Keleşoğlu’nun sonu ne oldu?
 
15 Temmuz 1960 tarihli Yeni Sabah gazetesinin haberini okuyalım: “Yassıada’da nezaret altında bulunan Sâbık Konya Valisi C. Keleşoğlu intihar etti. Cemil Keleşoğlu’nun dün sabaha karşı banyoda damarlarını kestiği açıklandı.”
Bunların hiçbirisine oh olsun demeyiz ve dememeliyiz. Yalnız unutmayalım, her şeyi  gören ve gücü her şeye yeten Allah var!.. Hiçbir zâlim elinden kurtulamaz. Mazlumun hakkını hiç kimsede bırakmaz. Mazlum ve mağdurların inleyişinden Arş ihtizaza gelir. Hepimizin çok dikkatli, çok hassas olmamız, hakka hukuka riâyet edip, hakkaniyet ve adâletten asla ayrılmamamız gerekmektedir…
Abdullah Aymaz 
[email protected]